Halk oyu ile iktidardan düşürülmüş AKP, anayasaya göre, yeni hükümet kurulana dek, bürokratik çarkı döndürmekle görevlidir.
Onun dışında işlevsiz, yetkisiz, ama AKP seçimle ortaya çıkan halk iradesini sıfırlamış, resmen ilan edilmemiş darbe rejimi yürürlüğe koyup, yönetime el koymuştur.
Parlamentonun işlevsiz kaldığı darbe rejimi yürürlüktedir, TC’de. Kürdistan'da polis ve ordu darbeler dönemi ile onun devamı olan sıkıyönetim, Olağanüstü Hal süreci yetkilerini kullanmaya başlamış, işkenceler sokağa inmiş, sorgusuz katliam devrine giriş yapılmıştır.
Silopi uykudayken toplar, tanklarla saldırdılar. İlk vuruşta, üç kişiyi katlettiler. Tanklarla evler yıktılar, sonra zafer meşalesi niteliğinde ateşe verdiler.
Kürdistan genelinde insan avı…
İnternet dünyasında, televizyon ekranların seyretmişsinizdir:
Yüksekova’da, çeteciliğe dönüş yaşanıyordu. İnşaat şantiyesini basıp, işçi kalabalığını, namlu tehdidiyle bir araya toplayıp, yere yatıran polislerin şefi, Kürtleri, başa çıkılmaz, karşı durulamaz 'Türk gücü'nün gazabıyla tehdit ediyor.
Söylemiyle hukukun emrindeki personelden çok, bir çetebaşını, rakiplerini düelloya çağıran Mafya şefini andıran polis yere yatırdığı Kürtleri şöyle tehdit ediyordu:
"Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü göreceksiniz. Hepinizi tanıyorum, ben. Bakmayın bana, herkes yere baksın. Ne yaptı lan size bu devlet? Hepiniz karşılığını göreceksiniz; Türkün gücünü göreceksiniz!.."
Oysa, Kürtler bu ve benzeri tehdit sularını çoktan geçti. Çoktan korkuyu yenip, zulme karşı direniş duvarı kesildiler. Çetebaşı da, bunun farkındaydı. "Onun için, "bana bakmayın" derken, kınayan, "tu senin yüzüne" diyen insani bakıştan utandığından değildi. Korkudandı. Tanıyan biri, şöyle ya da böyle hesap sorar korkusundan…
Çünkü, Türk devleti "92 yaşında ve 92 yıldan beri Kürtlere 'Türkün gücünü gösterme' adına zulmediyordu." Zulüm, Kürt yurdunun gasbı ile başlıyor, soykırım etaplarıyla sürüyordu.
"Ben insanım" diyen kimse onurlanmıyor, torunlarına gururla anlatmıyor ama, zulüm kimileri için onurlanma, gururlanmaydı. Onlar insanlığı ateşe verip, hayatları kanatarak söndürmeyi, Türkün insani gücü olarak görüyorlardı.
Ne kadar utanç verici: Türk devleti adına konuşan polisin söylediği buydu.
Oysa, bunların haberi yok, ama insanlık çoktan evrildi. Kan ve kırımla güç gösterisi IŞİD’in saplandığı eski çağlarda kaldı.
Günümüzde onur duyulan güç, insanlığa katkı sunandır. İnsan, doğa yaşatandır, katillikler değil…
1990’lar Türkün gücünü gösterme arenasıydı. Kimsenin iftiharla anmadığı katiller, tecavüzcüler, hırsız ve soyuncular geçidi…
"Anlı, şanlı ve şerefli" gösterilen kimileri, cinayet, tecavüz ve hırsızlıktan yargılanmanın korkusuyla ürperiyorlar, bugün. Kimi generaller, bu dönemde sicillerine atılan bu çentiklerle yeni görev alanlarına gidiyorlar…
"Alın, Türkün gücünü görün" övünmesi adına, Roboskî’de 22 tanesi çocuk, 34 kişiyi katleden, şafak vakti Zergelê Köyüne baskın verip 8 kişiyi katledenler, insanlık suçu sanığıdır, insanın vicdanında…
Ve işledikleri suçun cezasını ödeyeceklerdir.
Seçim yenilgisinin rövanşı için, Kürtlerle barış içinde bir arada yaşamanın ön mutabakatını reddetmek, orduya, polise topyekün savaş emri verip, "kökünü kazıyıncaya kadar savaşa devam" emriyle uçaklar, topların hücumuyla kan dökmek, ormanları, doğadaki canlıları ateşe vermek de insanlık suçudur.
Vahşet, Türkün gücünü gösterme adıyla yayıldıkça, Kürtler, Sırpların Osmanlılar için kullandıkları deyimi hatırlıyorlardı:
"Zulmün artsın, artsın ki, altında kalıp çabuk zeval bulasın!.."