33 yılllık destan -2-

PKK ortaya çıktığı ilk günden Kürdistan'a dair kimsenin cesaret etmediği tanımlamalar yapmış ve Kürt bir ulus olarak varlığının korumasına yönelmişti. DDKO'nun kapatılmasından sonra özellikle Güney Kürdistan'da Mele Mustafa Barzani KDP'sinin Irak devletine karşı geliştirdiği mücadele diğer parçalardaki Kürtler üzerinde etkiler yapmış ve Kuzey Kürdistan'da KUK, KAWA, PSK vb. örgütler kurulmuştu. Bu örgütlerin temel aldıkları mücadele biçimi, çıkardıkları dergiler ve kurdukları dernekler üzerinden Kürlerin varlığını kanıtlayarak sorunu çözmeyi hedeflemişlerdi.
Kürt gençliği içinde daha isyancı kesimler de, duygusal çıkışlarla sorunu çözmeyi hedefliyorlardı. PKK ise, bu iki kesimin dışında Kürdistan gerçekliğine uygun örgüt modelini "Kürdistan Devriminin Yolu" adlı kitapta belirleyerek yolla çıkıyordu. Kuruluş dönemini değerlendiren Kürt Halk Önderi, PKK'nin ve diğer örgütlerin arasındaki farkı şöyle ele almaktadır: "1970-'80 dönemini yeniden değerlendirdiğimizde, Kürt sorununun ilk defa dergi, gazete ve dernek konusu olmaktan çıkarılıp sınıf karakterli modern öncü bir parti örgütlenmesine ve bu örgütlenmeyle iç içe gelişen eylemli yapıya kavuşturulduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Burada önemli olan, partinin güçlü örgüt ve eylem kapasitesi değildi. Çünkü bu nitelikte başka Kürt partileri de söz konusuydu. KDP ve TKSP türünden partiler çoktan vardı. Yenilik örgüt ve eylemliliğin ilk defa iç içe gerçekleştirilmesinden ileri geliyordu. Kürdistan coğrafyası ve Kürt toplum gerçekliği açısından bu yeni bir isyan, hem de öncü partili, örgütlü bir isyan ve savaş anlamına geliyordu. Kaldı ki, varlığı imhayla karşı karşıya olan bir gerçekliğin ilk sorunu özgürlük değil, öncelikle varlığını korumak ve bu mümkün kılındığı ölçüde iç içe özgür kılmaktır. Varlığı olmayanın özgürlüğü olmaz. Özgürlük ancak varlıkla mümkün olabilir. Çağdaş Kürt ulus gerçekliğindeki özgünlük buradadır."
PKK, "Kürdistan sömürgedir, Kürtler varlığını korumalıdır" üzerinden oluşturduğu teorik alt yapısı ve buna göre geliştirdiği pratiğiyle Kürt halkı içinde hızla kabul görmeye ve taraftar bulmaya başlar. Bu dönem aynı zamanda iki kutuplu dünya arasındaki çelişki ve çatışmaların en yoğunlaştığı dönem olmaktadır. Ortadoğu'da bloklar kıyasıya bir mücadele içindedir. Özellikle Sovyetlerin Afganistan'ı işgali, İran İslam Devrimi, Lübnan-Filistin hattındaki halk mücadeleleri, Türkiye'deki iç muhalefetin bastıramaması Türkiye'de bir askeri darbe zemini güçlendirmektedir. ABD öncülüğündeki NATO bölgede Sovyetlerin etkinliğini kırmak için Gladio'yu devreye koymuştu. Bunu için İran İslam Devrimi'nden sonra Türkiye önemli bir üs konumundaydı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, bu konuda şu vurguyu yapmaktadır: "Sonuç 12 Eylül askeri darbesi olmuştur. İç ve dış konjonktür gereği tezgahlanmış olan darbe, tarihsel anlamda Beyaz Türk faşist sisteminin çöküş sürecine denk gelmiş ve çöküşü durdurmak istemiştir. Bunun için ideolojik planda laik ulusçuluk yerine Türk-İslam milliyetçiliği esas alınmış, ekonomik alanda içe kapanmacılıktan küresel tekellerle bütünleşmeye açılım sağlanmış, bürokratik ağırlıklı burjuvaziden özel sermayenin öncülüğüne geçilmiş, siyasi-iktidar alanında askeri vesayet geçerli kılınmıştır. Bu düzenlemeyi sağlayan 12 Eylül Anayasası zorla kabul ettirilmiştir. Çöküş döneminin vesayetçi rejimi ağırlıklı olarak son Bülent Ecevit Hükümetine kadar (1999-2001) devam etmiş ve tam bir iç savaş düzeniyle sürdürülmüştür. Türkiye toplumu üzerinde yoğun bir pasifikasyon rejimi uygulanırken, Kürdistan'da özel savaşın her türü denenmiştir."
Bu yıllar Kürtler ve Türkiye halkları üzerinde NATO Gladio'sunun komplolarının uygulandığı yıllar olmakta. Türkiye'de yeni bir askeri darbenin zemini oluşturulmaya, sol, sosyalist ve özellikle PKK öncülüğünde hızla gelişen Kürt muhalefetinin bastırılması ABD'nin bölge çıkarlarının korunması için gerekli görülmekteydi. Fakat bunun için zeminin olgunlaşması gerekiyordu. Kürt Halk Önderi'nin şu belirlemesi konumuza daha açıklık getirecektir: "Başarılı bir deneyimi Kürdistan somutunda geliştiriyorduk. Karşıdevrim cephesinden 12 Eylül askeri darbesinin ayak sesleri duyuluyordu. Maraş, Çorum, Bahçelievler katliamları ve çok sayıda devrimci genç ve aydının katledilmesi, yurtdışına açılmadan imha edilmekten kurtulma olasılığının bulunmadığını gösteriyordu. 12 Mart 1971 deneyimi yeterince öğreticiydi. Önder kadroların imha edilmesi örgütlerin belini kolay doğrultamayacaklarını göstermişti. 2 Temmuz 1979'da Suruç üzerinden Ortadoğu'ya açılım, uzun vadeli mücadele ruhuna da uygun düşüyordu. Uzun vadeli halk savaşı ve diplomatik destek için tam zamanında ve yerinde bir adım atılmıştı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde tüm sol gruplar stratejik darbe yerken, PKK yeni ve daha umutlu bir döneme başlangıç yapıyordu. Açık ki, bunlar başarılı taktik adımlardı."

Vietnam ve Afrika deneyimleri...


Kürt halkı üzerinde uygulanan soykırıma varan uygulamaları ve sonrasında geliştirilen asimilasyon politikaları bunun dışında bir seçeneğin olmadığını söylemek yerinde olacaktır. Fakat böyle bir yaklaşım nasıl benimsendiğini Kürt Halk Önderi Öcalan'ın şu sözlerinden daha net anlaşılmaktadır:

"Dönemin devrimci halk savaşları incelenmişti. Özellikle Vietnam ve Afrika deneyimleri en çok incelenen konulardı. Reel sosyalizm ve hegemonik güçler arasında şiddetli çatışmaların gündemde olduğu koşullarda, ulusal kurtuluş hareketleri büyük başarı sağlamışlardı. Çok sayıda örnek ulusal kurtuluş teorisini doğruluyordu. O halde kendisi de bir sömürge olan Kürdistan için bu tür ulusal kurtuluş savaşı modelini esas almak kaçınılmazdı. Grup aşamasından Ortadoğu'daki hazırlıklara kadar sürece damgasını vuran bu tür bir savaş modeliydi. Tüm eğitim toplantıları, konferans ve kongre belgelerinde devrimci halk savaşı incelenen, tartışılan ve karar altına alınan konuların başında geliyordu. Pratik hazırlıklar da bu yönlüydü."


Amed Zindanı direnişi

12 Eylül darbesi Türkiye'de muhalefet adına hiçbir şey bırakmamış, yüz binlerce insanın tutuklanması ve işkencelerden geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. Kürt Halk Önderi darbenin gelişinin öncesinde, darbeye ilişkin değerlendirmeler yapmış ve öncesinde Türkiye dışına çıkarak tedbir almıştı. Türk devleti 12 Eylül ile Kuzey Kürdistan'ı yeniden işgal etmiş, halkı işkencelerden geçirmişti. PKK bir yandan 12 Eylül darbesi sonrasında var olmaya çalışırken, Amed Zindanı'ndaki işkenceler ve PKK öncü kadrolarının direnişi bu döneme damgasını vurur.
Türk devletinin Amed Zindanı'nda Kürtlerin iradelerini kırmaya yönelik uygulamaları PKK'yi bir geçmişte kısmı pratikleştirdiği halk savaşına yönelmesinde önemli bir etken olmuştu. Kuzey Kürdistan'ın ikinci defa silahlı işgaline karşı PKK'nin halk savaşına yönelmesine ilişkin olarak Kürt Halk Önderi, şunları vurgulamaktadır: "12 Eylül askeri darbesinin uygulamaları, Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerine yönelik korkunç işkenceler ve tümüyle toplama kampına dönüştürülen toplumsal yaşam koşulları bir an önce yeni stratejik hamleyi başlatmayı gerektiriyordu. İdamlar devredeydi. Ölüm oruçları başlamıştı. Ne yapılacaksa tam zamanıydı. Tarih gecikmeyi affetmezdi. Zaten öz savunma niteliğindeki eylemlilikler hiç durmadı; azalıp çoğalan bir seyir halinde hep devam etti. Yapılması gereken bu eylemliliği daha üst bir noktaya sıçratmaktı. Bunun hazırlıkları da fazlasıyla gerçekleştirilmişti. Özgüce dayalı halk savaşı stratejisi için fazla beklemek ve oyalanmak oportünizm anlamına gelecekti."

Cezaevinde katledilen ilk PKK’li:  Aytekin Tuğluk

1959 yılında Dersim’in Merxo köyünde dünyaya gelen Aytekin Tuğluk orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Apoculara 1976 yılında Amed’de okuduğu Eğitim Enstitüsü’nde sempati duydu. Daha sonra ise, okulu bırakarak, aktif olarak çalışmalara katıldı. Elaziz, Maden, Meleti ve Dersim’de siyasi faaliyet yürüttü. Ve en son olarak Elaziz’de bölge komitesinde görev aldı. A.Tuğluk, güçlü propaganda yeteneği ve örgütleyiciliğiyle öne çıkıyordu. Her türlü zorluğa, olumsuzluğa rağmen, doğruları savunmaktan da hiçbir zaman vaz geçmiyordu. Tuğluk, Mayıs 1979’da Elaziz’de meydana gelen toplu tutuklamalarda yakalandı. Gördüğü bütün işkence ve baskılara rağmen, teslim olmadı ve büyük bir direniş sergiledi. Cezaevinde çevresindeki arkadaşları motive etti ve her türlü oyunu da boşa çıkardı.
14 Eylül 1979’da cezaevinde bir havalandırma esnasında sömürgecilerin planlamasıyla hapisanedeki faşistler, bir grup devrimci arasında olan Aytekin Tuğluk’a saldırdı. Ağır yaralanan Tuğluk, Amed Hastanesine kaldırıldı. Tuğluk kaldırıldığı hastanede faşistler tarafından katledildi.

Ancak Aytekin Tuğluk’u katlederek Elaziz Hapisanesindeki direnişi kırmayı planlayan faşist Türk güçleri, derimcileri teslim alamamıştır.

DEVAM EDECEK


AZİZ KÖYLÜOÐLU