400 KM’li bir alanın Türkiye’nin denetiminde olmadığıyla ilgili haber Türkiye için bir 'uçurum’a yol açtı. Gelişmeler gün geçtikçe daha da derin uçurumlar yarattı.
Son olaylar, Ertuğrul Özkök’ün kod adı Profesör ve sosyal ırkçı Yalçın Küçük’ü sevdiğini ilan ettiği günlere denk geldi.
Ve Yalçın Küçük "Türk kavminin ilk öğretmeni" olduğunu ilan etti.
Bende yarattığı duygu ve düşünce: Türk kavmine yol açan ilk Bozkurt’dan asırlar sonra, Küçük’ün "Kurt" postuna bürünmüş bir Türk kavim öğretmeni olarak ortaya çıkabileceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. Kolay gelsin.
Küçük’ü bırakıyorum bir yana; Kavim Türkiye‘si gerçekten bir çıkmazla karşı karşıya.
Barzani’nin AKP’nin kongresine katılmayı kabul etmesi, Türkiye’nin tamirden geçtiğine işaret ediyor.
Kolonyal faşizmin öncüsü bir parti aldığı yaraları sarmak için bir Kürt liderinden "medet" umuyor.
Çünkü Türkiye’nin meşruiyeti tartışma götürmeye başladı.
"İşgal Ordusu"na dayanan bir iktidar, karakollarını Kürtler’e kaptırmanın korkusu içerisinde kaldı.
Bu üç aylık bir süre olsa bile belirleyici bir dönemeç.
Neden mi?
Türk ordusu, yüz yıla yakındır Kürdistan’da.
Jandarma gövdeli ordu, bir yüzyılın sonunda, Kürtler’in yaşamına hükmetmeyeceğini anladı.
Artık Türk Ordusuna mensup askerler, Kürdistan’da sırtlarını Kürtler’e dönmemek için alarmdalar.
Uyumanın haram olduğu ülke Kürdistan’dır.
Karakollar’a yapılan saldırı, Türkiye’nin sadece karakollara tutunduğunu gösteriyor.
Korucu sistemi çöküyor.
Kürtler, sosyal varlıklarının tehdit altında olduğunu kavrıyorlar.
Korucular da Kürt.
TRT (şeş)‘te çalışanlar da Kürt.
Ve giderek her "Kürt", "Kürt" olduğunun farkına varıyor.
Önceden "bilinmeyen" o şarkı şimdi, dağdan dağa, ovadan ovaya, köyden kentlere, kentlerden Türkiye metropollerine yayılıyor.
Ve o melodi her "Kürt"ün neler yapmasının gerekli olduğunu mırıldayan bir sabah şarkısı gibi.
Öyle olunca da; yaşamın adresi "Kürtler"in kendileri oldular.
Güzeli ise: Kürtler, kendilerini ezilen işçi, evleri talan edilenler, çocukları katledilenler, kadınları aşağılanlar, sömürgeleştirilenler olarak görüyorlar.
Kendilerini biyolojik kimliklerinden dolayı değil, sosyal ezilmişlikten dolayı farkına vardıkları ulusal kimlikleri üzerinden varediyorlar. Böyle olunca da Kürtler’in mücadelesi, hem içte hem de dış düşmana karşı aynı zamanda bir sınıf mücadelesi oluyor.
Her zaman altını çizmek istedim: Kürtler, söz sahibi olanın feodal ve ezen biri olmasını istemiyor; sömürgeci ve Kürdistan’ı "gayri menkulü" sayan bir Türk olmasını hiç istemiyor.
Bundan dolayı da, Kürdistan’daki yaşama egemen olan, AKP’nin Türklük ruhu değil, Kürdistan’daki ezilenlerin direniş ruhu oldu.
Böyle olunca da, Kürdistan’ı "gayri menkulü" olarak gören Ankara, Karakollar’ı yükseltti.
Kürtler’e karşı savaş, Çiller döneminden daha da geniş alanlara yayıldı.
Karakollar’a karşı yapılan saldırılar, bir yerde Türkiye’nin silah zoruyla, Kürt yaşamına hükmetmeyeceğinin işaretini veren ve aynı zamanda bir paradoksa işaret etti.
Yaşam köylerde, kentlerde ve insanın yaşadığı mekanda.
Karakol insanıyla, sivil yaşama hükmedilemeyeceğini bilmiyorlar mı?
Kürtler: "yaşam bizim karakollar sizin olsun"la yetinmediler. Onlar, "karakollarını da söküp gidin" dediler. Bu bir başlangıçtır ve bulaşıcıdır.
Son olanlarla Kürtler, bunu bilmeyen Ankara’ya sömürgeci bir devletin ömrünün bir asırı geçmeyeceğini bildiriyorlar.
Türkiye, Kürdistan’da "hasta adam" değildir.
Kürdistan, Türkiye için "vatan" olmaktan çıktı.
Kürdistan Türkler için bir vatan olabilir; Türkiye Kürtler için vatan olabileceği gibi.
'Yaşam bizim karakollar sizin olsun!'