Rüya

Tabutta Rövaşata ve Filler ve Çimen filmlerinden tanıdığımız Derviş Zaim’in dokuzuncu filmi Rüya vizyona girdi. Yönetmenin geleneksel sanatlara ilgisinin devam ettiği bu film eleştirmenlerden iyi puanlar almaya devam ediyor.

Yönetmenliğini ve senaryosunu Derviş Zaim’in üstlendiği Rüya filminin başrollerini Gizem Erdem, Ebru Helvacıoğlu, Dilşat Bozyiğit, Gizem Akman, Mehmet Ali Nuroğlu, Enis Arıkan, Murat Karasu ve İbrahim Selim, Osman Alkaş, Ayşe Lebriz, Murat Kılıç, Atılay Uluışık paylaşıyor.

Mimari sanatını genç bir kadın gözünden anlatan Rüya, Zaim’in dokuzuncu uzun metrajlı sinema filmi olma özelliğini de taşıyor. Filmde gelenekten ve tarihten devraldığı mirası taşımaya çalışan; bir yandan da süreklilik içinde değişerek hayata devam etmenin peşinde olan mimar bir kadının hikayesi anlatılıyor. Ne var ki kahramanımız, günümüz İstanbul’unda hayallerini gerçekleştirmek üzere uğraşırken kendini sürükleyici bir suç hikayesi içinde buluyor.

Rüya, yönetmenin doğa üzerine gerçekleştirdiği filmler dizisi içinde de düşünülebilir. Daha önceki kurgularından farklı olarak yer yer doğaüstü güçlere de şans veren Zaim’in son filmi, yönetmeninin politik olarak savruluşundan rahatsız olanların dahi beğenisini kazanacak ve muhtemelen önümüzdeki günlerde adını sık sık duyacağımız bir film olmaya aday.






Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı


“Hayat, Monique, olası bütün tanımlardan daha karmaşıktır; basite indirgenmiş her imge, kaba olma riskini taşır her zaman. Şairlerin kesin terimlerden kaçınmasını onayladığımı da sanmayın, onlar sadece düşlerini bilirler; şairlerin düşlerinde hakikat payı çoktur, fakat hayat bu düşlerden ibaret değildir. Hayat şiirden daha fazla bir şeydir; fizyolojiden daha fazla bir şeydir, o kadar uzun zaman inandığım ahlaktan da. Hayat bunların hepsidir ve çok daha fazlasıdır: hayat, hayattır. Tek servetimiz ve tek lanetimizdir. Yaşıyoruz, Monique; her birimizin kendi özel, biricik hayatı var, değiştiremediğimiz geçmiş tarafından belirlenen ve sırası geldiğinde, azıcık da olsa, geleceği belirleyen hayatı.”



Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, 1929’da çıktı; o güne kadar yasak damgası vurulmuş bir konunun yüzyıllardan beri ilk defa edebiyatta ve toplum ahlakında tam olarak yazılı ifadesini bulduğu bir dönemde yayımlandı. Yayımlanışından bu yana yaklaşık seksen beş yıl geçti: bu süre boyunca, fikirler, toplumsal âdetler, kamuoyunun tepkisi değişime uğradı. Marguerite Yourcenar’ın güncelliğini koruyan bu ilk romanında cinsel kimliğe bir kez bile açıkça vurgu yapılmadan, cinsel kimliğini inkâr etmekten vazgeçmeye karar veren bir adamın karısına yazdığı veda mektubu üzerinden kendisiyle olan mücadelesini anlatıyor.

Eskiden kanunen ve ahlâken yasak olarak kabul edilen bu konu, günümüzde edebiyatta fazlasıyla işlenmekle hatta istismar edilmekle, böylece de bir tür hak kazanmakla birlikte, öyle görünüyor ki Alexis’in sorunu bugün eskiden olduğundan daha az kaygı verici ya da daha az gizli değildir; ayrıca bu konuda bazı çok sınırlı çevrelerde hüküm süren ve hakiki özgürlükten çok farklı olan göreli kolaylığın da kamuoyunun bütününde bir yanlış anlama ya da bir önyargı daha yaratmaktan başka bir şey yaptığını söylemek mümkün değil. Alexis ve Monique’in dramının hâlâ yaşandığını ve gerçekliklerin dünyasına yasaklarla ket vurulduğu müddetçe kuşkusuz yaşanmaya devam edeceğini anlamak için etrafımıza dikkatlice bakmamız yeter; bu yasakların belki de en tehlikelileri dilin koyduğu yasaklardır; ne var ki dilin, insanların çoğunun fazla sıkıntı çekmeden bertaraf ettiği ya da etrafında dolaştığı engellerine bazılarımız kaçınılmaz olarak sabitleniyor. Ne denirse densin, toplum ahlâkı, bu romanın temel öğesinin çok eskimiş olamayacağı kadar az değişti.



Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı / Marguerite Yourcenar / Metis Yayınları