Çok önemli bir aya giriyoruz. Çok renkli bir 1 Mayıs yaşıyoruz. Günler, hatta haftalar öncesinden 1 Mayıs hazırlıkları ve de gerginlikleri başladı. 1 Mayıs için tüm demokratik örgütler ve toplumsal kesimler katılım çağrısı yaptı. Başta Kürdistan olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında AKP faşizmine karşı aktif direnişler yaşanıyor. Meclis bile bu kavgalı duruma ayak uydurur hale gelmiş bulunuyor. Siyasal ortam tahmin edilenden çok daha hareketli. Bu satırlar yazılırken emek örgütlerinin İstanbul mitingi henüz yapılmış değil. Ancak emekçilerin faşist saldırganlığa dur demek için büyük bir gövde gösterisine hazırlandıkları görülüyor ve bunun gerçekleşeceği anlaşılıyor. 1 Mayıs ile AKP faşizmine karşı direniş iç içe geçmiş bulunuyor.

Bu temelde ve öncelikle ülkemizde ve tüm dünyada özgürlük, farklılıklara dayalı eşitlik ve demokrasi için 1 Mayıs meydanlarını dolduran herkesin 1 Mayıs birlik, dayanışma ve mücadele gününü kutluyor, üstün başarı ve zafer dileklerimizi ifade ediyoruz. Başta 1 Mayıs 1977 Taksim şehitleri olmak üzere tüm özgürlük ve demokrasi mücadelesi şehitlerini saygı ve minnetle anıyoruz. Şehitlerimizin anılarının yaşadığını ve kanlarının yerde kalmadığını her alanda yaşanan devrimci direnişin gücü sayesinde açıkça görüyoruz. 

Öncelikle bu yılki 1 Mayıs kutlamalarının Taksim’de yapılmaması kararı üzerinde durmak istiyoruz. İşçi ve emekçi örgütleri bu kararın bu yıla ait olduğunun altını çizerek belirtiyorlar. Özellikle de güvenlik sorunundan kaynaklı olduğunu ima ediyorlar. Kuşkusuz bu anlaşılır bir durumdur ve çok fazla tartışmaya boğmadan 1 Mayıs kutlamalarını çok yaygın ve geniş katılımlı yapmayı sağlamak gerekir. Özellikle İstanbul’daki merkezi 1 Mayıs kutlamasının yüz binleri aşarak milyonu zorlaması her bakımdan anlamlı olacaktır. O zaman yapılan manevra etkin bir taktik olarak bile görülebilecektir.

Bilindiği gibi, bir zamanlar AKP iktidarı 1 Mayıs’ı yasal hale getirmiş ve Taksim Meydanını kutlamalara açmıştı. Bu temelde iktidarını sağlamlaştıran AKP, ayağa yere sağlam basar hale geldikten sonra ise söz konusu demokratik hakları bir bir gasp etti. Dolayısıyla son birkaç yıl içinde yaşanan Taksim krizi 1 Mayıs kutlamalarına damgasını vurur hale geldi. Öyle ki, fazla örgütlü ve etkili olmayan sokak çatışmaları 1 Mayıs kutlamalarını belirler oldu. Güvenlik sorunu yanında söz konusu bu tıkanmayı ve etkisizliği aşmak için de bu yılki manevra yararlı olabilir. Elbette bunun için de başta İstanbul olmak üzere 1 Mayıs meydanlarını doldurmayı başarmak gerekir.

Eğer İstanbul’daki 1 Mayıs kutlaması meydanı tıka basa doldurma temelinde yaşanırsa, kuşkusuz bunun önemli bir etkisi olur ve Taksim’de ısrar etmeme tutumu başarı kazanır. Bu temelde işçi ve emekçiler AKP faşizmine dur diyerek ülkedeki kötü gidişe demokratik müdahalede bulunmuş olur. AKP’nin 24 Temmuz 2015’te başlattığı topyekûn özel savaşa karşı Türkiye’nin demokratik barışının ve birliğinin temsilcisi haline gelir. Toplumdaki işçi ve emekçi öncülüğü de bu temelde gerçekleşmiş olur.

Kuşkusuz teorik ve pratik olmak üzere 1 Mayıs’ın iki boyutu vardır. Teorik boyutu sosyalizmle, pratik boyutu ise mücadele ile, yani direnişle ilgilidir. Elbette her iki boyutu da önemlidir. Örneğin, devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Kuşkusuz devrimci pratiğe dönüşmeyen teori de bir şeye yaramaz. O halde devrimci teori ile pratiği birlikte ve iç içe ele almalı ve böyle geliştirmeliyiz. 1 Mayıs’ların gerçek anlamına kavuşması ve kalıcı sonuç yaratması ancak böyle mümkün olur. Tabi bunu gerçekleştirmek de duyarlılık ve çaba ister.

Günümüz sosyalizminin önemli teorik sorunlarının bulunduğu aşikârdır. Sovyet bloğunun çözülüşü bu gerçeği açıkça gösterdiği gibi, önemli bir moral ve heyecan kaybı da açığa çıkarmıştır. Kuşkusuz çözülüş nedenlerinin doğru bulunup aşılması söz konusu kaybı ortadan kaldırarak, yeniden bir moral düzey ve heyecan ortaya çıkarır. Bunun için de dar, yüzeysel, tutucu ve dogmatik yaklaşımların aşılması gerekir. Ciddi bir teorik yenilenmeye ve derinleşmeye ihtiyaç vardır. 

Son yirmi beş yılda bu yönlü ciddi arayış ve çalışmaların olduğu tartışmasız bir gerçektir. Ancak pratikte başarı kazanarak kendini doğrulayıp çekim merkezi haline gelen bir öncülük de genel düzeyde henüz yeterince netleşmemiştir. Bu konuda DAİŞ ve AKP faşizmi karşısında başarılı bir direniş veren Kürdistan Devrimi vardır ki, böyle bir direnişin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın teorik ve felsefik çalışmaları temelinde geliştiği tartışmasızdır. 

Dolayısıyla böyle bir 1 Mayıs sürecinde Önder Abdullah Öcalan’ın teorik ve felsefik yaklaşımlarının yaygınca tartışılması önemlidir. Özellikle devletçi sosyalizmi aşarak, sosyalizm ile demokrasiyi ve toplumu buluşturan paradigma değişimi ve geliştirdiği yeni paradigmanın tartışılması gerekir. Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasının tartışılması ve anlaşılması tüm dünyadaki özgürlük mücadeleleri açısından ön açıcı olacak ve yeni bir devrimci yükselişi açığa çıkartacaktır. 

Bu yönlü önemli bir gelişme yaşansa da, ne var ki mevcut düzey henüz olması gerekenin çok gerisindedir. Burada mevcut geriliği aşmak için çağrı yapmak ve bir duyarlılık yaratmaya çalışmak kadar, bu konuda yaşanan ciddi bir yanılgıyı da eleştirmek gerekir. Örneğin, sanki Kürdistan özgürlük mücadelesi teorisiz gelişiyormuş gibi, bazıları pratikte gelişen mücadeleyi heyecanla karşılıyor ve çok önemsiyor, ancak hangi düşüncenin buna yol açtığını görmek ve anlamak bile istemiyor. Elbette böyle olmaz, bir devrim hareketine böyle yaklaşılmaz. Bu nedenle Önder Abdullah Öcalan’ın reel sosyalizm eleştirisi temelinde geliştirdiği yeni sosyalist düşüncenin yaygınca tartışılması gerekli ve önemlidir.

Bununla birlikte, yaşadığımız 1 Mayıs sürecinin daha da önemli boyutunun pratik boyut, yani yaşanan devrimci direniş olduğu açıktır. 1 Mayıs’la birlikte halkların birleşik devrim direnişinin önemli ve yeni bir aşamaya girdiği bile söylenebilir. 1 Mayıs zaten işçi sınıfının mücadele günü olarak tanımlanır. Bu 1 Mayıs’ın Türkiye’de söz konusu bu tanıma uygun olarak yaşandığı açıkça ortadadır. 1 Mayıs vesilesiyle işçi ve emekçiler her yerde sokakları ve meydanları doldururken, aynı zamanda AKP faşizmine karşı her yer devrimci direniş alanı olmaktadır.

Özellikle 7 Haziran 2015 seçiminden sonra AKP’nin faşist yüzünün daha çok açığa çıktığı ve 24 Temmuz topyekûn saldırısı temelinde sivil faşist darbe ile 1 Kasım’da iktidarı gasp ettiği açıktır. Başta Cizre ve Sur olmak üzere Kürdistan kentlerinde gerçekleştirdiği yıkım ve uyguladığı soykırım, AKP’nin topyekûn faşist saldırıyla ancak iktidarını sürdürebildiği gerçeğini açıkça ortaya koymuştur. Dikkat edilirse, AKP’nin yürüttüğü faşist saldırının her şeyi topyekûndur. En son buna Kilis örneğinde olduğu gibi komploları ve meclisteki dokunulmazlık tartışmalarında görüldüğü gibi meclis zeminini de eklemiştir. 

Aslında faşizm zaten topyekûn saldırı demektir. Dolayısıyla faşizme karşı direnişin de topyekûn olması zorunludur. Faşizme karşı direnişte her devrimci ve demokratik mevzi sonuna kadar mutlaka kullanılmalıdır. Biz daha önce bunları yazıp söyleyince, bazıları abartılı ve hatalı buldu. İşte meclisteki dokunulmazlık savaşı gerçeği açıkça gösterdi. AKP’nin, tıpkı 1994’te olduğu gibi, HDP’yi meclisten atmayı hedeflediği net bir biçimde ortaya çıktı. Peki böyle bir durumda, madem ki bizi meclisten atmak istiyorsunuz, o halde biz de küsüp istifa ederek gidiyoruz denebilir mi? Denemeyeceği açıktır. Faşizm karşısında geri çekilme sadece yenilgi yaratır ve asla gerçek demokratik bir tutum olamaz. Dolayısıyla tek doğru demokratik tutum her mevziyi sonuna kadar işletmektir. 

HDP grubu mevcut demokratik direnişçi tutumuyla faşizm karşısında halkın kendilerine bağladığı umudun gereklerini yerine getirmiştir. Bu temelde HDP’nin sadece Kürdistan’da değil, tüm Türkiye’de puan toplayarak kendini büyüttüğü tartışmasızdır. Referandum yaparsa AKP’nin kaybedeceğini Bahçeli söylemektedir. Bu da HDP’nin büyüdüğünün açık bir kanıtıdır. O halde faşizme karşı tüm mevzilerde demokratik direniş içinde olmak HDP’yi büyütmekte ve güçlendirmektedir. Bu direnişçi tutum HDP’yi iktidar alternatifi haline de getirmektedir.