
Öz yönetim, son günlerin en önemli tartışması. Kürtler, öz yönetim talebiyle birleştirdikleri mücadelelerini, son dönemde yoğunlaşan devlet saldırılarına karşı öne çıkan öz savunma pratikleri ve daha da güçlenen irade beyanıyla sürdürüyor. Öz yönetim talebi öte yandan, hem talebin taşıyıcılarının eksikleri hem de devlet kaynaklı manipülasyon çabaları dolayısıyla özünden koparılarak tartışılıyor, bir kafa karışıklığı yaratılmaya çalışılıyor.
Bu atmosfer içinde, öz yönetimin aslında ne demek olduğunu ve güncel anlamını, 10 soruyla ifade etmeye çalıştım.
1- Öz yönetimin temel mantığı nedir? İdari ve siyasi açıdan ne gibi politik imkanlara kapı açıyor?
Öz yönetim, halkın siyasal örgütlenme yoluyla politik-ahlaki toplum modelini yerleşik hale getirmesidir. Politik-ahlaki toplum, kendine yetebilirliğin her alanda tesis edilmesi ile ilgilidir.
Savunma, ekonomi, üretim, kültür, örgütlülük, eğitim gibi alanlarda kendi ihtiyaçlarını karşılayan toplum, öz yönetim inşasında büyük bir yol kat etmiş olur. Yine klasik ulus-devlet anlayışı içerisindeki hiyerarşik bürokrasinin yenilgisine düşmeden, hem mekansal ve sınıfsal hem de kimliğe dayalı olarak alttan örgütlenerek yaşamın kurulması da öz yönetimin temel felsefesinde önemli bir yer kapsar. Motivasyon olarak ise devlete yaslanan asalak/bağımlı pozisyondan kendini kurtarabilmiş, öz gücüne güvenen, özgürleşmiş bir toplum, öz yönetim hususunda temel argümanlarından birini yerine getirmiş olur. Günümüzde de çok tartışılan dini alana ilişkin bir örnek vermek gerekirse, bu alandaki toplumsal ihtiyaçların merkezi idareye bağımlı olmadan, temel felsefesini toplumsal kimlik çokluğu gerçekliğinden alan, temel vazifesini de bu çoklukların inançsal ihtiyaçlarının giderilmesi olarak belirleyen bir anlayış, öz yönetimin içerisinde konumlanır. Yani devlet için din değil, toplumun inançsal hakikatine erişmesi için toplumun örgütleyeceği ve idaresini sağlayacağı hizmetlerin yerine getirilmesi durumu... Bu çerçeveden baktığımızda Kürdistan’da ilan edilen öz yönetimlerin çeşitli sebeplerden dolayı layıkıyla tartışılmadığını söylemek gerekir. Bir yandan devletin zor aygıtlarını devreye koyması ve ideolojik ajanları ile saldırıya geçmesi, diğer yandan ise Türkiye halklarının ve Ortadoğu halklarının bu yönetme anlayışını yeterince tanımaması, tartışılma düzeyini ilk elden etkiledi, diyebiliriz.
2- Öz yönetimleri Türkiye’deki yönetim sistemi arayışları/tartışmaları kapsamında nasıl değerlendirebiliriz?
Sonda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Öz yönetim anlayışı, Türkiye’de devletin ve resmi ideolojinin yarattığı katı-merkeziyetçi, bürokratik, toplumu siyasal nesne olarak gören Leviathan’ın panzehiridir. Mevcut rejimin yanı sıra AKP tarafından önerilen “başkanlık sisteminin” her türlü totaliterliğine karşı da demokratik teklif ve çözüm, öz yönetim anlayışındadır. Türkiye’de rejim tartışmaları başladığında öz yönetim yeterince anlatılabilseydi, bugün Türkiye halkları bu demokratik teklifi daha berrak zihinlerle tartışabilirdi. Ne yazık ki Türkiye’de rejim muhafızı gerici güçlerin öz yönetim anlayışını kriminalize etmek için seferberlik ilan ettiği dönemde Türkiye demokrasi güçleri, öz yönetim talebini siyasal bir anlatıya dönüştürme açısından yetersiz kaldı. Bu noktada demokrasi belirleyici değer ise ne mevcut sistem ne de AKP tipi Başkanlık sistemi öz yönetim ile kıyaslanamaz.
3- Öz yönetim tartışmalarıyla birlikte gündeme gelen öz savunma aslında nedir?
Öz savunma, hendek kazmak ve bu yöntemle bir yerleşim birimini savunmaktan çok daha fazlasıdır. Öz savunma ekolojik yaşamı, cinsiyet özgürlüğünü, ahlaki-politik toplumun tüm değerlerini savunma anlamına gelmektedir. Öz savunmayı sadece silahlı bir savunma biçiminde düşünmek, dar ve indirgemeci bir yaklaşım olur. Örneğin geçtiğimiz günlerde bir ilçede zorla evlendirilmek istenen 12 yaşındaki kız çocuğu, kolektif bir iradenin müdahalesi ile kurtarıldı. Bu durum her yönüyle müthiş bir öz savunma örneğidir. Yine Karadeniz’de derenin, ağacın, doğanın savunulması da bir öz savunma pratiğidir. İstanbul’da mahalleleri uyuşturucudan kurtarmak da bir öz savunma pratiğidir.
Hendek indirgemeciliğine gelirsek: Hendek ya da başka bir yöntemle örgütlü şiddete karşı kendi yaşamını savunmak, elbette ki öz savunmanın gerekliliklerindendir. Ortadoğu coğrafyası başta olmak üzere gittikçe tüm dünyada gündemleşen mikro ve makro boyuttaki saldırılar, devletlerin ahlaksız dahiliyetleri ile birlikte düşünüldüğünde toplumların öz savunma mekanizmalarını geliştirmelerini kaçınılmaz hale getirmektedir. Dolayısıyla devlet tarafından kötülüğün imgesi haline getirilmeye çalışılan ve kriminalizasyona tabi tutulan bir öz savunma yöntemi olarak hendek kazma, esasında yaşam hakkını savunmanın kendisidir. Hendek ile savunma yapılan yerleşim birimlerinde devlet güçleri, görev tanımları hendekleri kapatmak iken sivil katliamlar gerçekleştirdiler, evleri ateşe verdiler, yerleşim yerlerini yaşanmaz bir hale getirdiler. Sadece Silvan’da özel harekâtçılar tarafından duvarlara karalanan yazılara bakıldığında meselenin hendek kapatmak değil, Kürt iradesini teslim almak olduğunu açıkça görürüz. Toparlarsak, öz savunma, öz yönetimin bir boyutudur. Öz savunmanın yaşam hakkını ilgilendiren boyutuyla bir direniş sergilemesi, zamana, mekana ve karşıt siyasi gücün tavrına göre şekillenir. Ama geniş anlamda öz savunma, toplumun, doğanın, demokratik yaşamın, kadınların eşit haklarının güvence altında olması için süreklidir ve canlıdır.
4- Türkiye’deki mevcut totaliter rejim tartışmaları içinde öz yönetim ne anlam ifade ediyor? Tüm bu gerçeklik içinde öz yönetimlerin işlevi ne olabilir?
Türkiye’de kurucu devlet aklı, otoriterizmi sistemin temel mantığı olarak kurgulamıştır. Bu kurucu hukuk, egemenliğe rengini vermiştir. Erdoğan’ın ve AKP’nin yaptığı da bu zeminden nemalanıp gerekli meyilleri vererek totaliterliğe doğru gitmek oluyor. Bugün devletin kurucu kodları, AKP’nin iddiasının aksine değiştirilmemiş, geliştirilmiştir. Böylesi bir sistemde Erdoğan’ın yerine kim gelirse gelsin, demokrasiyi esas almadıkça totaliterliği arzulayacaktır. Bu sistemde güç zehirlenmesi ve iktidar ile birlikte toplumun teslim alınmaya çalışılması kaçınılmaz hastalıklardır. Elbette ki güncelde Erdoğan’a dur demenin yollarını bulmalıyız ancak bu tek başına yeterli değildir. Mevcut egemenliği dönüştürmek, hukuku değiştirmek gerekir. Böylesi devrimci bir süreci tüm ezilenler, öz yönetim merkezli, demokratik yaşamı temel alan mücadeleyi yükselterek gerçekleştirebilir. Devrimci bir değişimden başkası gerçekleşirse Fanon’un da dile getirdiği kaygılar işlemeye başlar. Böylece, “İktidarı arzulayan, onu ele geçirdiğinde kendinden önceki iktidara benzer” diyalektiğinin işlemesi kaçınılmaz olur. Dolayısıyla müphemlik içerisinden işletilen totaliterliğe karşı kendini ötekileştirilmiş gören her toplumsal kimliğin, öz yönetim sürecini gündeme alması gerekir. Bu süreç bir reaksiyon veya kuru bir savunma biçimi değil, bilakis yaşamın örgütlenmesi ve ahlaki-politik toplumun esas haline getirilmesidir. Öz yönetim, kendini yönetmek isteyenlerin demokratik teklifi, günümüz Türkiyesinin yaşam hakkını savunma açısından ise gerçekliğidir.
5- Türkiye ve dünya ölçeğinde bakarsak, özerklik talebi ve deneyiminin tarihsel yolculuğu nasıl gelişti?
İmparatorlukların âdem-i merkezi yönetim yapılarının 17. yüzyılda bozulması ile birlikte merkezi hükümetlerin denetim ve kontrol toplumu oluşturma çabaları, merkezileşme metaforu ekseninde yoğunlaşma yaşadı. Kabaca modern ulusal devlet diyeceğimiz bu biçim, zamanla ulus mefhumundaki daralmanın başat rol oynaması ile ulus-devlet formuna doğru evrilmeye başladı. Ulus devletlerin 19. yüzyılda yerkürede hakim renk haline gelmesi, her tezin antitezini yarattığı gerçekliğini devreye koydu. Kontrol ve denetimi şizofreni derecesine getiren ulus-devlet iktidarına karşı her alanda özerklik arayışları başladı. Böylece özerklik tartışmaları daha fazla gündemleşti. Özerklik, bireyin yaşamından toplumsal-siyasal sistemlere kadar genel olarak ele alınan ve talep edilen bir siyasal olgu olarak güçlendi.
19. yüzyılda yerkürenin siyasi haritasında özerkliği kabul eden siyasi birim bir elin parmakları kadarken, şimdi tam tersi şekilde merkeziliği mutlak kabul eden siyasi birimler bir elin parmakları kadardır. Dolayısıyla somut ve çağa bağlı olan devlet çözümlemesinden hareketle, zamanın ruhunun özerklik olduğunu ifade edebiliriz. Tabii ki, her özerklik modeli toplumlara aynı imkânları ve siyasi ilişkileri sunmuyor. Bazı özerklik formlarının sınıf, cinsiyet özgürlüğü, kimlik hakları, ekolojik yaşam gibi önemli toplumsal-siyasal alanlarda sömürü ilişkilerini devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Bu kapsamda özerklik deneyimleri ve özerklik arayışlarını mevcut sömürü ilişkilerinden kopuş ve süreklilik ikileminde değerlendirmek yararlı olacaktır. Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratik Özerklik talebi ve Rojava’daki inşa deneyimi bu açıdan zihin açıcıdır. Eskiye dair olan rejimin egemen aklını kabul etmemesinin yanı sıra yerine koyduğu egemen anlayışın sınıf, kimlik, cinsiyet ve ekolojik eşitliği ve adaleti politik-ahlaki toplum düzleminde kabul etmesi tüm dünya halkları için değerli bir örnek olma potansiyeline sahiptir.
6- Türkiye’deki siyasi partiler demokratik özerkliğe nasıl bakıyor?
Öncelikle AKP ve MHP gibi sağ, muhafazakar partilerin her türlü özerklik modelleri ile ilgili patolojik sorunlarının olduğunu tespit etmek gerekir. Çünkü hem sağ hem de muhafazakar anlayış, katı, merkezi ve erkekliği çağıran güçlü devlet anlayışına modern bir kutsallık atfetmektedir. CHP ise güncel sosyal demokrasi hususunda iç baskı ve taleplerin yükselmesi ile özerklik hususunda ışık vermiş olsa da içerisinde hala güçlü bir ulusalcı damarın bulunması ve “devlet gibi görmenin” sınırlarında dolaşması itibariyle orta vadede umut vermiyor. Bu partiler sınıflı, militarist, erkek egemen anlayışın ürünü oldukları ve muazzam sermaye bağlarına sahip oldukları için de demokratik özerklikten değil uzak olmak, bizatihi karşısında durmaktadırlar.
Nihayetinde Türkiye’deki siyasi partiler açısından bakıldığında umut HDP’dedir. Hem kendini daha iyi ifade edebilme hem de tek başına tüm halklara demokratik özerkliği anlatma yükümlülüğünün olduğunu göz önünde bulundurursak, oldukça ağır bir yükün altına girdiklerini de görürüz.
7- Öz yönetim ilanları Kürdistan’da nasıl karşılandı?
Demokratik Özerklik tartışmaları ve inşa çalışmaları uzunca bir süredir bölgenin gündemindeydi. Öz yönetim ilanları, özellikle toplumun sınıf ve kimlik açısından en çok ezilen kesimleri tarafından sahiplenildi. Kadınlar, gençler ve sistem tarafından yoksulluk dayatılmış alt sınıfa mensup olanlar, öz yönetim ilanlarına yoğun destek sundu. Esnaflar gibi kendi geçimlerini kendi emekleri ile sağlayan sınıfa mensup olanlar ise cılız itirazlar ile birlikte öz yönetimlere destek verdiler. Kürdistan’ın sömürge pozisyonundan yararlanan ve devlet tarafından sermaye sahibi edilen üst sınıflar, ilanın yapıldığı mekanlarda yerleşik olmasalar da, var olan bağları üzerinden çeşitli itirazlarda bulundu. Bu kesimin itirazlarını sınıflarının gereği olarak görmek gerekir. Fakat hem bu sınıfın ideolojik etkisini kullanarak öz yönetimlere karşı kriminalize edici devlet söylemini geliştirmesine yeterli cevap olunamaması hem de özellikle öz yönetimlerin sosyal, ekonomik ve kent hizmetlerinin inşasında yaşadığı sorunların aşılmaması, bir özeleştiri konusu olmak durumundadır.
8- Öz yönetim ilanları HDP oylarını düşürdü mü?
1 Kasım, 7 Haziran’a göre HDP açısından istatistiki bir yenilgiye işaret etmektedir. Fakat 1 Kasım, 7 Haziran’a göre HDP’nin siyasal olarak kazanma zeminini daha sıkı tuttuğunu da göstermektedir. Şöyle ki, 7 Haziran’dan sonra çatışmaların başlaması ve HDP’deki baraj kaygısı birleşince söylem üretme hususunda sorunlar oluştu. Şimdi 7 Haziran’dan hatta çözüm sürecinin resmen bitirildiği 4 Nisan tarihinden bu yana yaşanan süreçle ilgili güçlü temellere oturtulmuş bir öz eleştiri süreci işletilirse 1 Kasım’da elde edilen kazanma zemini başarıya dönüştürülebilir.
Öz yönetim ilanlarının yapılmış olduğu yerlerin HDP’ye dair seçim sonuçlarını ülkenin kalanıyla karşılaştırdığımızda, HDP’nin oylarının göreli olarak daha az düştüğünü görürüz. Dolayısıyla bu istatistiğin siyasi anlamı şudur: Öz yönetim ilan edilen yerlerde oy düşüşlerinin az yaşanması karşısında ilanın yapılmadığı yerlerde oy düşüşünün fazla yaşanması, öz yönetimin ilan edilmediği yerlerde iyi anlatılmadığını gösterir. Seçimin çoğunlukla öz yönetim ilanları ve karşılığında devletin şiddeti ve kriminalizasyonu esas aldığı politikaları ile geçtiği gerçekliğinden hareketle, öz yönetim ilanı olmayan yerlerde bu yetersizliğin payı vardır. Dolayısıyla öz yönetimlerin HDP’nin oyunu düşürdüğü tartışmasına bu yönüyle bakmak önemlidir. Nitekim Türkiye’de gündemin rejim tartışmalarına gebe olduğu ve bu gündemin iyi değerlendirilmesi durumunda öz yönetimlerin daha iyi anlatılabileceği gerçekliği ortadadır. HDP’nin öz yönetimleri demokratik alternatif bir sistem olarak dolaşıma sokması ve tartışmaya açması 1 Kasım’daki eksikliği de, kaybı da giderebilecek potansiyele sahiptir.
9- Başta öz yönetim ilan edilen merkezler olmak üzere Kürdistan’ın birçok kentine yönelik seçimden sonra da devam eden yoğun devlet saldırıları ne anlama geliyor?
Bu askeri ve siyasi operasyonları Kürdistan’ın yeniden işgal edilmesi olarak tanımlıyorum. Çünkü 7 Haziran seçim sonuçları bir süredir en parlak dönemine girmiş olan Kürtlerin kendilerini yönetme isteklerine onay mührünü vurmuştu. Türkiye siyasi haritası, 7 Haziran sonuçlarının etkisiyle Kürdistan haritasını bir iç ülke olarak çizmişti. Nitekim AKP’nin siyasi aklı 1 Kasım seçiminde milliyetçi oyları almakla meşgul olsa da, bu aklın da onay verdiği ve dahil olduğu devlet aklı, topyekun bir savaş mekaniğini gündeme aldı. Kürtlerin öz yönetim kurması demek, kendi egemen hukuklarına göre kendilerini yönetmeleri demekti. Devlet, egemenlik iddiasının boşa düştüğünü görünce önünde iki yol kaldı. Ya demokratik yollarla öz yönetim ilanlarına yaklaşarak bunu bir demokratik müzakere konusu yapacaktı ya da 90 yıllık refleksi ile hareket edip savaşı gündemine alacaktı. Devlet demokratik olmayan ikinci seçeneği tercih etti. Böylece Silvan, Sur, Cizre, Nusaybin, Varto özelinde Kürdistan’ı yeniden işgal etmeye girişti. 1924/1938’de gerçekleşen işgal etme girişiminin güncel versiyonu devreye kondu. Devlet tarafından tüm hukuk, insanlık ve ahlak kuralları hiçe sayılarak devreye konan şiddeti böyle yorumlamak gerekir.
10- Öz yönetimlerin/öz yönetim talebinin geleceği ne olacak?
Gelecek için bir şey söyleyebilmek, bugün devrede olan yeniden işgal hareketine cevap verebilmekten geçer. Bu yeniden işgal hareketine siyasi, diplomatik ve toplumsal cevaplar verilebilirse öz yönetim, merkezi hükümet ile müzakere konusu yapılarak, bu çerçevede bir geleceğe sahip olabilir. Fakat yeniden işgal hareketi başarılı olursa tahakküm altına sadece Kürdistan coğrafyası ve Kürt halkı değil, Türkiye’deki tüm halklar, kimlikler ve haklar da alınmış olur. Dolayısıyla işgale karşı direniş hareketi, siyasi ve diplomatik açıdan genişletilmek durumundadır. Bunun yanı sıra Kürdistan özelinde öz yönetimlerle ilgili çalışmaların daha geniş bir coğrafyaya yayılması ve daha geniş kitlelerden meşruiyet elde edilmesi gerekmektedir. Özelde Kürdistan ve Türkiye, genelde ise Ortadoğu ve küresel ölçekte meşruiyet kazanmanın yolu, öz yönetim fikrinin ve hakkının tartışılmasını, geniş kesimlerle temasının sağlanmasını tesis etmektir.
HASAN KILIÇ / Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi