Ahmet’ın evi bir yatak olarak düşünülmüş. Yatağın içi en sevdiği çiçeklerler doldurulmuş. Üzerine Anadolu’nun her yerinden toplanmış imgelerle süslenmiş kırk yamalı bir yorgan örtülmüş. Doğduğu toprakların, Mezopotamya’nın güneşi ve Ege’nin nazar boncuğu, Kastamonu yazmalarıdan sonsuzluğun sembolü servi ağacı, Osmanlı İstanbul’undan lale, Mezopotamya uygarlığının savaşcı giysilerini süsleyen güneş tasviri, Hitit güneşinden bir parça, Kütahya çinilerini süsleyen karanfil, içinde doğduğu kültürün siluetini temsilen Mardin evleri ile yaşadığı kent İstanbul’un Galata evleri bulunuyor. Her biri onun bir parçası olan, duygularını onlarla coşturup onlarla dillendiren enstrümanları unutulmamış: Ney, zurna, erbene, onunla bütünleşen saz ve yine onun evrensel müzik anlayışını simgeleyen piyano da yerini almış burada. Hepsi bu kadar değil, bir de sürgün duygularını anlatan son şarkısı, ‘Sürgün Acısı’nın notaları.
Bütün bunlar onun sürgün acısını bir parça olsun dindirme amaçlı.
Sürgün olmanın acısı:
Türkiye’nin en seçkin aydın ve sanatçılarının yurtdışında sürgünde ölmeleri bir rastlantı veya bir yazgı mı? İkisi de değil; ne bir rastlantı ne de bir yazgı:
Türkiye’nin kendi aydınlarıyla kavgası, aslında bir demokrasi kavgasıdır. Türkiye’nin demokratik modern bir ülke olması savaşımını verenler, hep bu süreçte devre dışı bıraklımak istenmişlerdir. Kimileri katledilmiş kimileri ağır cezalar karşılığında yıllarca hapislerde tutulmuşlardır. Ama bazen öyle olmuşki içeriden verilen demokrasi savaşımı dışarıda verilenden daha etkili olmuştur. İşte aydın ve satçılar için de asıl büyük tehlike bundan sonra oluşur. Sürgün!
Nazım Hikmet cezaevinden salıverildi, yurtdışına çıktıktan hemen sonra ceza verildi. Yılmaz Güney açık cezaevinden kaçtı ve yurtdışına çıktı; ardından yeni davalar açıldı, cezalar verildi. Ahmet Kaya bir ödül gecesinde yeni çıkarmakta olduğu albümünde kendi anadili olan Kürtçe bir parça okuyacağını söylemesi tutuklanmasına yetti. Ardından serbest bırakıldı. Ahmet Kaya yurtdışına çıkar çıkmaz, hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı ve Ahmet Türkiye’ye dönemez oldu. Bütün bunlara yazgı veya rastantı demek olanaklı değil...
Sürgün en büyük cezadır bir aydın, sanatçı için. Hele bir Ege’nin ya da Asi nehrinin batı yakasına düşmeye görün. Terk ettiğiniz bir ülke bırakmışsınızdır geride. Her şey orada kalmıştır. Eşiniz, çocuğunuz orada o sınırın diğer yanında, yasaklı olduğu yanında kalmıştır. Kitaplar yazmış, şarkılar söylemiş, filmler yapmışsınızdır her şeyi göze alarak ve işkence görmüş, hapisler yatmışsınızdır geride bıraktığınız o ülke için. İşte böyle biri için sınırı aşmak bir azaptır. Sınırın öte yanında durupta bakınca ülkenize, utanırsınız. Her şeyden önce kendinizdir utandığınız. Geride bıraktığınız ülkenizden utanırsınız. Belki hüzünden belki de hırsınızdan oturur ağlarsınız... Bir umutsuzluk diyarıdır çünkü sürgün. Geride bıraktığınız yasaklı kitaplar, filmler, şarkılar boynu bükük kalmıştır...
Ahmet Kaya da şarkılarını bıraktı. Her ne denirse densin adına, ister protest isterse özgün müzik, onun şarkılarını dinlediğinizde içten gelen ilk sızılarla hüzünleniriz ama bilirsinizki birazdan bir deremin şiddetiymiş gibi isyan, başkaldıran bir boyut kazanacaktır o ses. Yaşamın sorunları altında ezilmemeye, teslim olmamaya karşı bir çağrı vardır o seste. Bu özellğidir belki her kültürden her siyasi ekolden insanı aynı atmosferde buluşturan.
Ahmet Kaya’yın şarkıları bağımlılık yapar. Kurtulamazsınız, O’nu bir daha bir daha dinlemekten. Şiddetli bir deprem sarsıntısıyla silkinip çıkarsınız umutsuzluk külerinizin altından.
„Ayrıca son kasette yaptığım şarkıdaki gibi bir gün mutlaka döneceğim. Beklesinler mutlaka geleceğim.“
Ahmet Kaya bunları yüreğinin, beyninin daha doğrusu vücudunun her hücresinin diliyle söylüyor. Sesi, sesinin titrekliği her sözcüğün özleme belenmiş olmasından. Bunları söylerken geleceğinden o kadar emin o kadar kararlı ki! Böyle durumlarda sözcüklerin bir yumruk gibi insanın boğazına oturduğunu, ancak onun gibi sürügün acısını yaşayanlar bilir, bir de sürgün yolu gözleyenler...
Sürgün, hep sonsuz bir umutla yaşar; birgün gelecek, ülkesine dönecek umudu. Gün, ay, yıllar geçer, ama sürgün bu umudunu hiç yitirmez. Bir gün sürgünde öleceğini aklının ucundan bile geçirmez. Bu umut onu ayakta tutar. Dalgındır, yalnızdır, gülüşlerini orada, o terketmek zorunda kaldığı ülkede bırakmıştır o. Bu nedenle hem de kimsenin olamayacağı kadar yanızdır. Düşlerinde yarım kalmış şarkıları, alıp birlikte getirdiği ülkesinin çocukarının kırık-dökük gülüşleri yankılanır kulaklarında. Yazar ise kitapları, politikacı ise valizi, ozan ise sazı her an dönebilecek gibi hep hazırdır. Kaç yıl yaşamışsa yaşasın o ülkede, alıp birlikte götüreceği sadece bunlardır. Bilirki bir yarısı orda, o sürgün edildiği ülkede kalmıştır onların.
Ahmet Kaya da sazını hazır tutardı. Bir gün gelecek, sazını alıp ülkesine dönecek, sevecen, yaramaz ve bütün deli-dolu hırçınlığıyla şarkılarını o kendinden geçmiş halkı ile buluşturacaktı. Onlar da hasrettiler buna; sürgün edilmiş sazın dönüşünü beklemekteydiler. Sazın dönüşüyle kentler belki susacaktı sevinçten belki de hüzünleneceki. Ama şarkıları eskiden olduğu gibi duvarları aşacak; barış, kardeşlik dolu dalgalar olup ta dağlara, dağlara vuracaktı.
Oysa O, şimdi burada, düşlerinden uzak, sürgüne geldiği bu ülkede, Fransa’da, iki adım arayla Yılmaz Güney ile birlikte Paris’teki Komünarlar Mezarlığı’nda yatıyor.
Ajanslar yazdı: „Ahmet Kaya kalp krizinden öldü.“ Aslında doğru değildi bu. O, bir tek şeyden, uzakta olduğu ülkesinin özleminden öldü. Çünkü Diyarbakır’ın tavşan kanı çayıydı özlediği, umutlarını büyük kentlerin varoşlarına kuran ülkesinin oğlan ve kızlarının sesiydi.
Ahmet Kaya o sesleri burda hep özlüyor. Ama doğrusu, kendisinin de onlar tarafından özlendiği. Ahmet Kaya’nın ölümünün üzerinden onbir yıl geçti. Ama onunun şarkılarıyla hüzünlenip coşanlar onun birgün sürgünden döneceklerini bekliyorlar hala.
HAYRİ ARGAV