Bütün değerleri alt-üst ettiler. Beşi bir yerdeydi, beşi de generaldi. Ülke yönetimine beş  dakikada el koydular. Darbe gerekçeleri “Kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koyduk” oldu. Önce yaşamı durdurdular. Siyasi partilerin yetkilerine son verdiler. Parlamentoyu feshettiler, anayasayı askıya aldılar. Grevleri yasakladılar, sendikalara siyaset yasağı getirdiler. Gerekçeleri “Atatürk ilkelerine  yeniden güç kazandırmaktı” ama, Ata’larının kurmuş olması ile övündükleri CHP ve TDK’yi de kapattılar. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurdular, hukuk askıya alındı, insanlık ise ayaklar altına... Kitaplar yakıldı. Onlarca insan tutuklandı, onlarcası işkencelerde öldürüldü, idam edildi. Beş general işe başladıklarının yedinci gününde yasalar getirdiler; 1402 gibi... Ve bu yasaya dayanarak canlarının istediklerinin işlerine son verdiler. Yasalara karşı durmak, generalleri onların uygulamalarını eleştirmek yasaktı. İşadamlarına gün doğmuş, emekçiler karanlıkta kalmıştı. Halit Narin, ‘şimdiye kadar biz ağladık işçiler güldü, şimdi sıra bizde” değerlendirmesiyle darbecileri olumladı. İşadamları, darbecileri alkışladı.
Bir vakitler,”Marksist cunta beklentisi içerisine girerek “Ordu millet el ele milli cephede” sloganları atarak, kendi sonlarını göremedikleri gibi, 12 Eylül’de de askersel yönetim dedikleri cuntanın adını bir türlü koyamadılar. Büyük sıkıntılar yaşadılar. Sağ-sol çatışması dediler. Sağ-sol çatışması elbette vardı ama, devletle el ele veren faşistler sol kırım için, daha çok olaylar hazırlandı, gerekçeler oluşturuldu. Aradan onca yıl geçtikten sonra bir belgeselde dönemin İçişleri Bakanı Orhan Eren’in açıkladığı gibi,12 Eylül öncesinde Ankara’nın bütün sokaklarına “bombalı pankartlar asılmıştı ama hiç suçlu yakalanmamıştı”. Oysa bomba süsü verilmiş torbalarla asılırdı pankartlar. Bakan kuşkulanmıştı ama anlamladıramamıştı cuntanın gelişini. Demirel, kabine arkadaşlarını açık-gizli uyarıyordu, ”belge bırakmayın, evinize götürün.” Ancak önlem alamıyordu. Kenan Evren yayınladığı anılarında, “darbeyi 1979’da yapacaktık, şartlar oluşsun diye bekledik“ diyordu. Bu durumda şartları oluşturmak için önceden karar almak, şartların oluşmasına katkı sunmak gerekiyordu. Öyle de oldu.
1 Mayıs, Maraş, Bahçelievler, Çorum, 16 Mart katliamları katkı içindi,…Bahçelievler’de Çatlı’nın katlettiği TİP’li öğrenciler, Maraş olaylarında şehir sarıldı, askerlerin kılı kıpırdamadı. Çorum’da sol görüşlüler, Aleviler katledildi. Binlerce saldırı, onlarca katliam, onlarca zulüm, zulum zülüm…Ölüm.. Ölüm… Ölüm…
Yazıcıoğlu, Çatlı gibi faşistler tarafından katkı sunularak şartlar oluşturulmuş,  “Bizim oğlanlar başardı” diyerek ABD’liler de kutlamıştı işte…Ve sonrasında, “asmayalım da besleyelim mi?”ye uygun davranışlarla küçücük çocukların asılması, Metris, Mamak, özellikle Diyarbakır Gestapo kamplarına benzeyen yerler... İnsanlık onurunu çiğneyenler... Ve o kampları üç kibritle boşa çıkaranlar; Mazlum Doğan’lar… Onu izleyenler; Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık…Karanlığı ateşle aydınlatanlar, İnsanlık onuru için, o ateş halen, yanıyor. Onlar hala " su dökmeyin, ateşi söndürmeyin” diye bağırıyorlar, siyasi eylemlerini sürdürüyorlar…
Devrimci 78 liler Federasyonun, Ankara “Çağdaş Sanatlar Merkezi”nde “12 Eylül Utanç Müzesi” programı çerçevesinde düzenlenen, izlediğim etkinlik sonrasında usuma düşenler…
Ankara yazdan ödünç alınmış sıcak bir gün yaşıyor. Yüreğim daralıyor. 12 Eylül rejimi halen sürüyor. Darbe anayasası halen yürürlükte. Anayasanın “değiştirilemez maddeleri” ile tekçi ideolojiler, Türk-İslam felsefesiyle egemenliğini koruyor.  Parlamento askeri vesayet altında halen, yasama, yürütme, yargı düzenlemelerinin vahametiyle sürüyor; siyasi partiler yasası vs. vs. vs... Bunalıyorum, yeter diyorum; darbeciler yargılansın, zalimlere karşı durulsun, dünden bugüne onbinlerce ölünün hesabı sorulsun, taraf olunsun taraf, dağlarıma bahar gelsin, bahar gelsin, bahar gelsin…Kanlı geçmişimize sünger çekilerek bahar gelmiyor.