Dut Ağacı Kolektifi, “Öykülerle 12 Eylül” adlı kitabıyla darbe öncesi ve sonrasında cezaevlerinde tutulan insanların yaşadıklarını aktarıyor. Kitabı Kolektiften Ercan Jan Aktaş, Sanem Erdil Kocaman, Emrah Tuncer, Zana Kibar, Zeynep Güzel ve Çiğdem Tosun birlikte hazırlamış. Kitapta, BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Mazlum Doğan’ın ablası Serap Mutlu Doğan, Mine Nazeri, Ayşe Yılmaz gibi insanların çarpıcı hikayeleri var.
Kitaba ilişkin görüştüğümüz Ercan Jan Aktaş, örgüt bazlı bir çalışma yapmadıklarını, süreci yaşayan insanların hikayelerini ele aldıklarını belirtiyor.

Üretim ve paylaşım kolektif

Ancak “Öykülerle 12 Eylül” kitapevlerinin raflarına bırakılmadı. Ücretli de satılmıyor. Aktaş, ‘Kitap Takas Şöleni’ ile dağıttıklarını belirtiyor. İlk etkinliklerini İstanbul’da yapmışlar, sırada Amed ve  diğer şehirler var. Bu paylaşım yöntemini Aktaş’tan dinleyelim: “Üretimi kadar paylaşımı da toplumsal/kolektif olsun istedik. İnsanlara okuduğunuz bir kitabınızı getirin biz size ‘Öykülerle 12 Eylül kitabını verelim ve sizin kitaplarınızı da toplayıp cezaevlerinde yaşayan yoldaşlarımıza gönderelim dedik.”

Hala 12 Eylül yasalarıyla sarılıyız

Aktaş, kendilerini çalışmaya sürükleyen etkenleri ise şöyle açıklıyor: “Temel etken hala hayatlarımızın 12 Eylül yasa ve kuralları ile çepeçevre sarılmasıydı. Bizler aslında bir yerde ‘12 Eylül jenerasyonu’ olarak ifade edilen bir grup insanız. Bizleri Dut Ağacı Kolektifi’nde bir araya getiren de 12 Eylül’ün ürünü YÖK ile yönetilen üniversitelerde yeterince nefes alamıyor olmamızdı. Bizler farklı disiplinlerde okumuş, hayatın farklı alanlarından yol almış, ancak hep muhalif çeperlerde/içinde olmuş insanlardık. Kendimizin 12 Eylül’e dair bilgisini üretmek, sözünü geliştirmek için böyle bir çalışmaya başladık.” 


Sözlü tarih atölyesinden kitaba

Aktaş’ın verdiği bilgiye göre, grup çalışmaya başlamadan önce 12 Eylül’e dair yazılanlar ve söylenenler üzerine uzunca bir süre okuma yapmış. Bu arada 12 Eylül’e dair bilgilerinin yetersizliğini fark ettiklerini belirten Aktaş, çalışma yöntemlerini “12 Eylül demek 1980 ile başlatılacak bir süreç değildi, bunun bir öncesi vardı, diğer bir konu ise örgütlerin çokluğuydu. İlk olarak 1960’lardan bu yana Türkiye/Kürdistan’ın siyasi tarihini okumaya başladık. Bu okumalarla birlikte eğitsel çalışmalar yaptık. Böylelikle sürece dair bilgilerimizi de güncellemiş olduk. Daha sonra sözlü tarih atölyesine geçtik. Ardından 12 Eylül’e dair yazan, söz üreten insanlar ile bir araya gelip 12 Eylül’ü ilk olarak onların dilinden dinledik ve çalışmamıza başladık” diye anlatıyor. 


Hikayeler kadın ağırlıklı

Kitapta kadın hikayeleri ağırlıkta. Çünkü çalışma başlayınca bu konuya dair kadın hikayelerinin azlığı grubun dikkatini çekiyor. Aktaş, ona anlatı ve kitaba rağmen bu duruma şaşırdıklarını belirtiyor. Böylece çalışma prensipleri olarak tanımladıkları ‘daha az görünen’in bilgisini birlikte üretmek amacıyla hareket etmişler. Aktaş, “Kadın hikayelerinden ağırlıklı bir çalışma yaptık. İki erkek hikayesi var, onlar da darbe sürecini çocuk yaşlarda karşılayan insanlardı. 12 Eylül ve darbe çalışması olunca hemen cezaevleri gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda hikayelerin önemli bir bölümü Diyarbakır 5 No’lu, Metris ve Mamak cezaevlerinden süreci yaşayan insanların hikayesinden oluşuyor. Çalışmayı sürdürürken örgüt bazlı bir çalışma yapmadık. Bir şekilde süreci yaşayan insanların hikayelerini çıkarmak istedik.” 


Diyarbakır cezaevi bilinmiyor

Kitapta, üç adet Diyarbakır cezaevi hikayesi var. “Diyarbakır 5 No’lu da yaşanan insanlık dışı işkence ve uygulamaları ne kadar çok yazıp paylaşsak o kadar azdır” diyen Aktaş, şöyle devam ediyor: “Üniversite öğrenciliğimden bu yana hep okurum Diyarbakır hikayelerini, ancak her yeni hikayeyi okuduğumda başka bir şey ile karşılaşıyorum. Diyarbakır cezaevinde yaşanan vahşeti ne yazık ki Türkiye toplumu bunu çok az biliyor. Kürtlerin bir kısmı biliyor ve onun içindir yıllardır sokaklardalar. Bir Fransız için ilk okuması gereken kitap olarak nasıl ki Victor Hugo’nun Sefiller romanı gösteriliyorsa her Kürdün ilk okuması gereken kitap ise Diyarbakır cezaevidir. Bu bağlamda Gültan Kışanak hikayesi bizlere çok şey söylüyor. Sanırım bu genişlikte başka bir yerde yayınlanmadı. Yine Hamit Kankılıç ve Salih Sezgin’in hikayeleri de Diyarbakır’ı anlamak için oldukça öğretici hikayeler.”


Özne-nesne yok hep birlikte üretim var

Dediğimiz gibi daha önce de 12 Eylül’e dair çok şey yazıldı. Peki bu çalışmanın yarattığı farklılık ne? Aktaş, anlatıyor: “Öncelikle bizler bilgiyi yaşamın içinden çıkarma sorumluluğunu herkesin üstlenebileceğini düşünen bir çalışma grubuyuz. Biz sadece yaşananın bilgisini alan değil, bilgi arayışını kolektifleştiren, böylece yaşama da müdahale edebilen bir deneyimi geliştirmeyi hedefliyoruz. Araştıran-araştırılan, kurtaran-kurtarılan ilişkisindeki hiyerarşinin bu gerçeklikle uyuşmadığını düşünüyor ve bu hiyerarşiyi sorgulayarak düşünce, eylem ve projeler üretiyoruz. Bu bağlamda çalışmaya yaklaşımımız oldukça farklı. Kendimizi araştıran/özne, birlikte süreci paylaştığımız insanları da araştırılan /nesne pozisyonunda görmüyoruz. Bizler sadece kolaylaştırıcı durumundayız. Bilgiyi kendi yaşanmışlıklarımız üzerinden birlikte üretiyoruz. Bu kitapta hem bizlerin, hem de birlikte süreci paylaştığımız insanların hikayesi var.” 


Dut Ağacı Kolektifi
2004 yılında Amed’de oluşturulan Ortadoğu Tarih Akademisi Girişimi’ne bağlı olarak İstanbul’da oluşturulan Dut Ağacı Kolektifi yedi yıllık çalışmalarından sonra 2011 yılında dernekleşti. Bilimin toplumsal üretimi, toplumsal dönüşüm projeleri ve sözlü tarih çalışmaları olmak üzere üç alanda çalışma yapıyor. 2004–2005 yılında “Savaşın Tanıkları Anlatıyor” sözlü tarih çalışması yaptı. Çalışmanın 54 mülakatı “Ben Öldüm Beni Sen Anlat” adıyla 2006 yılında Belge yayınlarında kitap olarak basıldı. Üniversitelerde atölye ve konferanslar düzenledi. Barış İçin Vicdani Ret Platformu bileşenlerinden olan Kolektif üyeleri, kendilerini şöyle tanımlıyor: “Bizler bu ötekilikten kurtulmak, kendimizle hesaplaşmak, kendimizi iktidar ilişkilerinin dışında yeniden var etmek, böylece ortak bir hesaplaşmanın yolunu açmak için kendi dinamiklerimizle toplumsal bilgiyi üretmek istiyoruz. Bunun için bilimsel söylem dışındaki görme, anlama ve ifade biçimlerinin de geliştirilmesini ve bunlar arasında hiyerarşi kurulmamasını önemsiyoruz.” 




N. DENİZ BİLGİN