• Savaş döneminin taşıdığı enerjinin şimdi toplumsal yaşama aktarılması gerekiyor. Bunun yolu, yalnızca daha fazla toplantı yapmaktan ya da daha fazla açıklama yayınlamaktan geçmiyor.

SİNAN CUDİ

Devlet ne yapacak? Son dönemde Kürtler ve demokrasi güçleri arasında en fazla dolaşan sorulardan biri bu.

Siyaset alanı açılacak mı, devlet demokratik siyasete izin verecek mi, eski baskı politikalarına dönülecek mi, kayyumlar yeniden gelecek mi, neden gerekli adımlar halen atılmadı? Bir açıklama geliyor, arkasındaki hesabı anlamaya çalışıyoruz, bir karar alınıyor, ne anlama geldiğini tartışıyoruz. Yetmiyor, gündem bozanların peşinden günlerimizi harcıyoruz. Böyle böyle siyasal gündemimizi giderek karşı tarafın hamlelerine teslim ediyoruz. Bu dil ve yaklaşım rahatsızlık yaratıyor.

Silahlı savaşın sona ermesinin, karşıt güç ve anlayışlar arasındaki mücadele döneminin sona ermesi anlamına gelmediğini biliyoruz. Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum perspektifinde ortaya koyduğu gibi mücadele başka bir zemine taşınıyor. Silahın belirleyici araç olmaktan çıkmasıyla demokratik siyaset, hukuk ve toplumsal örgütlenme öne çıkıyor.

Eski alışkanlıklarla olmaz

Tabii bu salt mücadele araçlarının değişmesi anlamına da gelmiyor. Mücadele anlayışının da değişmesini gerektiriyor. Çok denedik, olmuyor; yeni bir stratejide eski alışkanlıklarla yürümek mümkün değil.

Şehit anmalarındaki toplumsal dayanışma, Rojava’daki dil mücadelesi, kurum konferans ve çalıştayları, Avrupa’da kültür festivalleri gibi birçok toplumsal faaliyet gerçekleştiriliyor. Bunların hiçbiri önemsiz değil fakat bunları yeni dönemin ihtiyaçlarına yanıt olan pratikler olarak da adlandıramıyoruz. Aynı işleri yapmaya devam etmek yetmiyor. Bu çalışmaların toplumla kurduğu ilişkiye bakmamız gerekiyor.

Bir anmayı gerçekleştirip dağılmak başka, o buluşmayı yeni toplumsal ilişkilerin kurulmasına dönüştürmek başka. Bir konferansta demokratik toplum veya hukuk üzerine konuşmak başka, tartışmayı yaşadığımız yere ve pratik örgütlenmeye taşımak başka. Bir kültür festivaline katılmak başka, kültürü birlikte yaşamanın ve üretmenin zemini haline getirmek bambaşka.

İnsanların yalnızca belli bir etkinlik için değil, yaşamın kendisini paylaşmak için bir araya gelmesi, birbirinin sorununu dinlemesi, bilmesi, birlikte düşünmesi, üretmesi ve karar alması gerekiyor. Çocukların eğitiminden yaşlıların ihtiyaçlarına, kültürden ekonomiye kadar gündelik yaşamın farklı alanlarında ortak çözümler geliştirebilmeliyiz.

İlişkilerin süreklileşmesi

Demokratik toplumun toplumsal zemini de burada oluşur. Bireylerin, ailelerin ve kurumların yan yana durmasından çok aralarında sürekli ilişkiler kurabilmesinde. Bu nedenle yeni dönemin örgütlenmesi, yalnızca kurumların daha fazla çalışması anlamına gelmemeli. İnsanın kendi yaşamında demokratik ilişki kurmaya, ailesinden mahallesine kadar ortaklaşmaya başlamasını da içermeli.

Kanımca bunun önündeki en büyük engellerden biri, sürekli bilmediğimiz şeylere yoğunlaşmamız. “Devlet ne planlıyor?”, “Kapalı kapılar ardında ne konuşuluyor?”, “Karşı taraf gerçekten samimi mi?” Bunları elbette izleyeceğiz, izlemeliyiz. Siyaset yapan hiçbir güç, karşısındaki devletin hamlelerini görmezden gelemez fakat bilmediğimiz şeylerin peşinde koşarken bildiğimiz ve değiştirebileceğimiz alanı ihmal etmemeliyiz.

Bugün ne yapabileceğimizi biliyoruz. Bir araya gelebilir, kendi dilimizi yaşatabilir, gençlerle ve kadınlarla ortak çalışmalar yapabilir, bir mahallede dayanışma ağı kurabilir, kültür çalışması başlatabilir, hukuku öğrenebilir, kendi sorunlarımızı birlikte tartışabiliriz. Bunların her biri küçük görünebilir fakat toplumsal güç zaten bir anda ortaya çıkmıyor; ilişkilerin süreklileşmesiyle oluşuyor.

Beklemek, direnci kırar

Karşıtlarımız kendi siyasi hedeflerini böyle kuruyor. Bir düzenleme başka bir düzenlemeye, bir kurum başka bir kuruma, bir karar başka bir karara bağlanıyor. Küçük görünen hamleler, zaman içinde daha büyük bir siyasi tablo oluşturuyor. Toplumun tüm alanlarında yürüttükleri saldırıların ve hukuk kisvesiyle yapılan operasyonların bu siyasi tablonun parçaları olduğunu biliyoruz.

Peki, onlar kendi hedeflerini ilmek ilmek işlerken bizim sürekli onların atacağı adımları beklememizin bir nedeni olabilir mi? Bu beklenti hâlinin örgütlü toplumu hedef alan olası saldırılara karşı direncimizi nasıl etkileyeceğinin farkında mıyız?

Devletin sorumluluğu elbette ortadan kalkmıyor. Demokratik siyasetin önünün açılması, hukuki güvencelerin oluşturulması, siyasal ve toplumsal hakların tanınması halen temel mücadele konuları. Bunların gerçekleşmesini beklerken toplumun kendi gücünü örgütlemeyi ertelemesi başka bir mesele. Hukuki güvenceleri talep ederken toplumsal güvenceleri de kendi ilişkilerimiz içinde yaratmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.

Biz ne yapıyoruz?

Belki yeni dönemin en önemli zihinsel değişimi burada başlayacak: “Karşı taraf ne yapacak?” sorusunun yanına “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu koymalıyız. Hatta giderek ilk sorunun belirleyiciliğini azaltıp ikincisini siyasetin merkezine yerleştirmeliyiz.

Silahlı savaşım sona eriyorsa mücadele de sona ermiyor. Mücadelenin ağırlık merkezi değişiyor. Savaş döneminin taşıdığı enerjinin şimdi toplumsal yaşama aktarılması gerekiyor. Bunun yolu, yalnızca daha fazla toplantı yapmaktan ya da daha fazla açıklama yayınlamaktan geçmiyor; birlikte yaşamaktan, ortak ihtiyaçlar etrafında buluşmaktan, kendi gündemimizi kurmaktan ve küçük görünen işleri süreklileştirmekten geçiyor.

Komün belki de tam burada başlıyor: İnsanların “Ben tek başıma ne yapabilirim?” sorusundan çıkıp “Biz birlikte ne yapabiliriz?” demeye başladığı yerde.

Yeni dönemin gerçek sınavı da burada. Karşı tarafın ne yapacağını beklemek yerine, kendi gücümüzü ne kadar harekete geçirebildiğimizde. Kendi geleceğimizi başkalarının atacağı adımlara bağlamadan, onu bugünden kurmaya başlayıp başlayamadığımızda.