13 Ekim ve hafızanın geride bıraktıkları

Forum Haberleri —

12 Ekim 2020 Pazartesi - 22:33

  • Biz belleğimizle varız. Unutmamalı o yüzden insan. Duygunun hangi halini yaşatırsa yaşatsın; yine de unutmamalı. Önemli olan onunla yaşamayı öğrenmek ve ona yön verebilmek. Çünkü unutmamak ‘zamanın unutturduğunu’ sananlarla da bir gün mutlaka hesaplaşmanın anahtar sözcüğü.

ROJBİN EKİN

Tanık olduğumuz her şeyin üzerimizde bıraktığı sarsıcı etkisiyle yaşamaya devam ediyoruz. Üzerinde bulunan eşyalardan bile O anın izlerini silmek istemiyor insan çoğu kez. Mesela şarapnel parçalarının delik deşik ettiği kıyafetlerini ve bedeninden çıkarılan metal parçaları atamıyorsun. Fotoğraf makinesinin üzerine sıçrayan kan izlerini silemiyorsun... Silsen bile geçmiyor.
“Cephede yaşadıklarımız tamamen aracısızdır. Bu dayanılmaz bir ıstırabın, adaletsizliğin ve hüznün görüntüsüdür. Keşke herkes beyaz fosforun bir çocuğun yüzünü ne hale getirdiğini, tek bir kurşunun neden olduğu anlatılmaz acıyı, bir havan topu mermisinin bacağınızı nasıl koparttığını bir kez olsun kendi gözleriyle görebilseydi. Eğer herkes bu korkuyu en azından bir kere yaşayabilseydi hiçbir şeyin bir kişinin, hatta binlercesinin öldürülmesini haklı göstermeyeceğini anlarlardı” diyor bir savaş fotoğrafçısı.

Hafızanın gücü ve unutmamak...
Aradan bir yıl geçti. ‘Zamanın iyileştirici gücü var, ya da unutturur’ sözü sadece iyi bir temeniden ibaret. Ya da insanı unutmaya şartlandıran bir fiil. Hafızanın gücü zamanı yeniyor; ben artık buna inanıyorum. Geçmiş ve gelecek arasına yerleşen, ikisi arasında da gidip gelen, kayıt altına aldıklarını içinde bulunduğu zamana; düne, bugüne ve şimdiki ana yerleştirebilen bir kabiliyette. Unutamadığımız her ne ise o bizimle birlikte bir ömür boyu akıp gider. Biz belleğimizle varız. Unutmamalı o yüzden insan. Duygunun hangi halini yaşatırsa yaşatsın; yine de unutmamalı. Önemli olan onunla yaşamayı öğrenmek ve ona yön verebilmek. Çünkü unutmamak ‘zamanın unutturduğunu’ sananlarla da bir gün mutlaka hesaplaşmanın anahtar sözcüğü.

Savaşın izleri
13 Ekim 2019... Türk devletinin Kuzey Doğu Suriye/Rojava’ya yönelik işgal saldırısının beşinci günüydü. Kürtlerin ataları olan Mitanilerin başkenti Waşokanî, bugünkü adıyla Serêkaniyê’nin 9 Ekim’den başlayarak işgal edilmesi hedefteydi. Kent karadan ve havadan NATO’nun en büyük ordularından biri tarafından vuruluyordu. Yağma, talan, yıkım ile özdeşleşen ve ellerinde keskin kılıçlarla kafa kesmeye geldiklerine dair yeminler içen ve insana benzemeyen bir ‘sürü’ karadan ilerleyişini sürdürüyordu.
Sadece işgal planlarının hedefinde olan Serêkaniyê ve Girê Sipî bombalanmıyordu; Türkiye ile sınır olan tüm kentler boydan boya havan toplarıyla, uçaklarla, İHA’larla vuruluyordu. Qamişlo’dan Kobanê’ye kadar Türk devletinin hedeflediği tüm bölgelerden her gün ölüm haberleri geliyordu. Savaştan kaçarken vurulan insanlar; kadınlar ve çocuklar... Bacağı, kolu kopan, gözünü kaybeden çocuklar. Fosforla tüm bedeni yanan çocuklar...
İnsanlar yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla çatışmaların devam ettiği bölgeden uzaklaşmaya çalışıyordu.
Söze hiç gerek yoktu, neler hissettiklerini anlayabilmek için sadece gözlerine bile bakmak yetiyordu. Çaresizlik ve korku... Bir çocuğun gözlerinden sadece korku ve çaresizliği okumak, bu dünyanın en büyük utancı olmalı. Savaşa, yıkıma ve ölüme sebep olanların ise en büyük vebali. Barışı ve kardeşliği savunanları savaşla yok etmek, kadınların ve çocukların cansız bedenlerine basa basa ilerlemek bir zafer değildi ve asla olamazdı.

‘Serêkaniyê düşmedi...’
Serêkaniyê direnmeye devam ediyordu. Dört koldan kenti çembere alıp işgal etmek isteyen vahşi bir güce karşı, ellerinde ferdi silahlar ile kentin çocukları, direnişçileri kenti savunmayı sürdürüyordu.
Ölüme karşı yaşamı savunanlar direnmeye inanır. Saldırının büyüklüğü ne olursa olsun direnişin savaş seyrini değiştireceği umudu, en acılı anlarda bile mutluluğun vahası. Anneleri savaşın çizdiği karanlık tablonun içerisinden çıkarıp en zor zamanlarda güldüren, direnişle özdeşleştirdikleri çocukları. Onlar varoldukça ve direnmeyi sürdürdükçe yalnızlık ve kimsesizlik duygusu yaşamayacaklardı. Çünkü sığındıkları tek güvenli liman direnişçi çocuklarının korkusuz yüreği.
12 Ekim günü işgalci Türk devletinin MSB ve medyası kentin düştüğünü ve kent merkezine girdiklerini duyurmaya başladı. Bu beklenmedik bir durum değildi. Tüm gücünü seferber edip kenti işgal etmeye odaklanan bir gücün nihai hedefiydi. Böyle bir şey mümkündü...
Ama insan yalanla inşa edilen ve adına gerçek denilen durumun içinden hakikatin bir ışık gibi doğmasını umut eder.
...Ve 9 Ekim’den bu yana Serêkaniye kent merkezinden durumu takip eden gazeteci Ersin Çaksu akşam saat 21:00’da kent merkezinden yapmış olduğu anonsla, kentin hala savaşçıların kontrolü altında olduğunu duyurdu.
Sonraki saatler ve günler artık çok daha fazla kritikti. Erdoğan’ın haritasını çıkardığı, BM’ye sunduğu ve sahada bulunan uluslararası güçlerin de Erdoğana yol vererek onayladığı işgal planı adım adım işliyordu.

Hakikatin peşinde
Savaşta insandan da önce hakikat öldürülür. Haksız ve adil olmayan bir savaşın meşruluğunu savunanlar hakikate yönelirler, gerçeğin üstünü örtmeye çalışırlar. Zalimlerin belki de en iyi yaptıkları şeydir bu. Gerçeği aydınlatmak, bu yüzden savaşların en büyüğü. Ölebilirsin, ya da bedeninden herhangi bir parçayı kaybedebilirsin. Ama çektiğin bir fotoğraf karesi, ya da bir görüntü binlerce insanın hayatını kurtarabilir. Onların acılarına bir duyarlılık oluşturabilir ve zalimlerin mahkum edilmesine vesile olabilir.
Bircan ile Serêkaniye’ye gitmeye karar vermenin altında yatan temel etken de buydu. Ve yola koyulduk... Til Temir’den Serêkaniyê’ye doğru yola çıkan sivil konvoya katıldık.
Konvoy arasında çocukları Serêkaniyê’de işgale karşı direnen anneler ve babalar var. Konuşmak istiyorlar, gerçekleri haykırmak ve bizim de onlara aracı olmamızı istiyorlar. Açtık kameralarımızı ve hiçbirine adını bile soramadık... Onlar konuştu ve biz kaydetmeye devam ettik.
“ Ne istiyorlar bizden? Amerika insanların, hayvanların hakkı ve hukuku var” diyor. Hayvanlar kadar da mı değerimiz yok? İnsanız biz insan! Erdoğan rahat bıraksın bizi. Kürt’üz biz, ne yapalım tanrı bizi Kürt olarak yarattı. Kaçalım mı, bu ülkeden göçelim mi? Tanrı kabul etmesin, düşmanlarımızın yanına bırakmasın. Hepsi pis ve namussuz. Uçaklarımız yok diye Amerika bizi sevmiyor. Ama biz taleplerimizden geri adım atmayacağız. Biz YPG ve YPJ’nin arkasında olacağız, savaşçılarımızın yanında olacağız. Korkmasınlar, hepimiz silahlanacağız. Hepimiz eğitimliyiz.”
Kameramızı ilk doğrulttuğumuz ve ismini bile kayıt altına alamadığımız bir ananın öfkesinin dışa vurumuydu bu sözler...
Bir daha hiç karşılaşamadık. Ama ben onun yüzüne keskin çizgiler gibi düşen öfkesini, ilk karşılaştığımız an ve sonrasında yaşananları hatırladıkça hala ürperiyorum.

Patlama anı...
Konvoy mesafeli bir şekilde hızla ilerliyor. Kente yaklaştıkça silah sesleri daha net duyuluyordu. Her taraftan dumanlar yükseliyordu. Kardeşlik kenti, savaş ve çatışmanın hüküm sürdüğü bir kentti artık. Bir arada kardeşçe yaşamayı seçenler; Kürt, Arap, Süryani ve Ermeni halkından oluşan konvoydakiler son kez girebileceklerdi kente. İnsansız hava araçlarının yoğun hareketliliği sürüyordu.
Çarşı merkezindeyiz. Anneler zılgıtlarla, sloganlarla ve alkışlarla indiler araçlardan. Büyük bir zafer kazanmış ve artık olmaları gerektiği yerde olmanın gururuyla cesurca poz veriyorlardı bize. Zafer işaretleri, kucaklaşmalar...
Birkaç dakika bile sürmedi bu coşkulu an. Sonrası ölüm sessizliği, parçalanmış insan bedenleri ve kanlar içinde çığlık atan insan manzaraları...
O an orada olmayanların hafızasında kalacak tek gerçek 13 Ekim 2019 yılında Serêkaniyê’ye giden sivil konvoyun bombalanması ve aralarında gazetecilerin de olduğu 11 kişinin yaşamını yitirmesi, 74 kişinin ise yaralanması.
Ama orada olanların gördüğü ve bileceği, asla unutamayacağı gerçek bunun çok ötesinde...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.