'Kötülüğün Sıradanlığı'nın yeni yüzü
Forum Haberleri —

Hannah Arendt/foto:AFP
- Harabeler üzerinde haritaların yeniden çizilişini izlerken, örgütlü şiddet sürekli olarak günlük hayatımıza pompalanıyor; eylemi, anlayışı, etkiyi ve hatta hissetme yetisini felç ediyor.
- Şiddet, haber akışı halinde servis ediliyor, rasyonel bir dille yeniden çerçeveleniyor, hızla tüketiliyor ve trajediyi günlük içeriğe dönüştüren dijital alanda sürekli paylaşılıyor.
*ASALA LAMIE - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Tarih boyunca entelektüeller, şiddetin ansızın ortaya çıkışı ve bir zamanlar temel kabul edilen değerler ile ahlakın birdenbire terk edilmesi karşısında anlamlandırma mücadelesi verdi.
Zaman içinde incelendiğinde, bazı yazar ve sanatçıların trajik sonları, kişisel kırılganlıktan ziyade insanlığın geçtiği büyük kırılmaların aynası gibi görünür. Avusturyalı yazar Stefan Zweig ve eşinin 1942’de, II. Dünya Savaşı sürerken zehir içerek intihar etmesi, modern tarihin en karanlık anlarından birinin ifadesi olarak ancak anlaşılabilir. O sırada Brezilya’da sürgünde yaşayan Zweig, kendi ülkesinden uzakta, “manevi yurdu” olan Avrupa’nın karanlığa gömülüşünü uzaktan izlemek zorunda kalmıştı. Son mesajında şöyle yazıyordu: “Tüm dostlarımı selamlıyorum. Bu uzun geceden sonra şafağı görmelerini dilerim. Ben, fazla sabırsız olduğum için onlardan önce gidiyorum.”
Kültürel tarih, bunun izole bir olay olmadığını gösterir. Entelektüeller ve sanatçılar arasındaki intiharlar, sıklıkla içinde bulundukları tarihsel momentten ayrı düşünülemez. Böyle bir dönem, 1917 Bolşevik Devrimi ve Stalin’in iktidara yükselişinden sonra Rusya’da; 1930’larda ise Avrupa’da faşizmin yükselişiyle yaşandı.
Yitirilen hayatlar
Bavyeralı Yahudi solcu oyun yazarı Ernst Toller, New York’taki sürgünde, Avrupa’nın felakete sürüklendiğini izlerken 1939’da hayatına son verdi. Alman Yahudi filozof Walter Benjamin ise 1940’ta İspanya sınırında, ertesi gün Nazilere iade edileceğini öğrenince bir otel odasında intihar etti. Dünya çapında tanınan bu entelektüel, “Çıkış yolu olmayan bir durumda, her şeye son vermekten başka çarem yok. Hayatım, Pireneler’de kimsenin beni tanımadığı küçük bir köyde sona erecek” diye yazmıştı.
Arap dünyasında benzer bir tablo, 1967 savaşından sonra ortaya çıktı. Ürdünlü şair ve romancı Tayseer Sboul, 1973’te, Arap ordularının askeri yenilgisinden 6 yıl sonra intihar etti. Bu yenilgi, onu ve kurtuluş ile ilerleme vaat eden Arap milliyetçi söylemiyle yetişmiş bütün bir entelektüel kuşağı derinden sarsmış, kültürel ve siyasi projelerini anlamsız kılmıştı.
Sahne, 1982’de Beyrut’ta tekrarlandı. İsrail ordusu, kenti işgal ederken Lübnanlı şair Khalil Hawi, Hamra Caddesi’ndeki dairesinin balkonunda, uğruna mücadele ettiği dünyanın sonunu, hayallerinin çöküşünü izliyordu. Lübnan’ın kendine sahip çıkamayışına ve Arap devletlerinin İsrail saldırısı karşısındaki sessizliğine öfkeyle doluydu. Buna daha fazla dayanamayınca tüfeğiyle kendini vurdu.
Tarihin tekrarı
Her intihar, kendi psikolojik ve insani karmaşıklığını taşır ve tek bir siyasi ya da tarihsel açıklamaya indirgenemez. Bununla birlikte savaş ve kriz dönemlerinde görülmeleri, tarihsel şokun varoluşsal çaresizliğe nasıl dönüştüğünü gösterir. Bir zamanlar anlam kazandıran bütün ahlaki düzenler ve değer yapıları çözülmeye başladığında, sanatçılar ve yazarlar bu düzene daha duyarlı oldukları için ani vedalarının etkisi de çok daha büyük olur.
Bugünün dünyası, geçmişteki çöküşleri yeniden üretiyor. Milyonlarca insan, savaşı ekranlarından gerçek zamanlı izlerken hissedilen umutsuzluk, büyük altüst oluşların ardından o yaratıcıları intihara sürükleyen umutsuzluğun devamı gibi görünüyor. Çaresizlik ve yabancılaşma, neredeyse evrensel bir kolektif deneyim haline gelerek bireyleri yutuyor, rollerini küçültüyor ve iradelerini ellerinden alıyor.
Bugün çaresizliği yaratan araçlar, aynı zamanda onu alabildiğine güçlendiriyor. Teknoloji ve medya, savaşları sonsuz kez tekrarlanan görsel içeriğe dönüştürerek anlık tüketime sunarken, şiddet evlerimize, sokaklarımıza ve iş yerlerimize giriyor. Ne ondan kaçabiliyoruz ne de değerlerin çöktüğü, ahlakın ikincil plana itildiği bir dünyada kendi rolümüzü sorgulamaktan vazgeçebiliyoruz.
Bu, doğrudan ve yoğun maruziyet, düşünme ve anlama için neredeyse hiç alan bırakmıyor. Çaresizliğimiz, harekete geçememe sınırlarını aşıp bizzat anlama kapasitemizin sınırlarına uzanıyor. Kentlerin yok oluşunu ve harabeler üzerinde haritaların yeniden çizilişini izlerken, örgütlü şiddet sürekli olarak günlük hayatımıza pompalanıyor; eylemi, anlayışı, etkiyi ve hatta hissetme yetisini felç ediyor.
Şiddete alışmak
Hannah Arendt, Eichmann Kudüs’te kitabında “kötülüğün bayağılığı - Türkçeye 'sıradanlığı' diye çevrildi” kavramını ortaya atarak, öldürme eyleminin ahlaki boyutundan tamamen arındırılıp bürokratik bir rutine dönüştürülmesini tanımlamıştı. Arendt’in, Adolf Eichmann’ın yargılamasını izlerken dikkat çektiği nokta, onun ne doğuştan canavar ne de özel bir nefretle hareket eden biri oluşuydu; sadece “görevini yapan” sıradan bir adamdı ve yaşanan insanlık felaketine rağmen hiçbir pişmanlık duymuyordu.
Bugün de aynı şekilde, bütün bir halka karşı işlenen suçlar ve imha eylemleri “gerekli” olarak sunuluyor. Şiddet, haber akışı halinde servis ediliyor, rasyonel bir dille yeniden çerçeveleniyor, hızla tüketiliyor ve trajediyi günlük içeriğe dönüştüren dijital alanda sürekli paylaşılıyor.
Stefan Zweig’in “Her kuşak kendi çağının en çalkantılı dönem olduğunu sanır; oysa tarih, birbirini izleyen felaketler ve trajedilerden başka bir şey değildir” şeklinde ifade ettiği gibi. Kötülük, sanki hiç bu kadar bayağı, sistematik, erişilebilir ve alenen sergilenir olmamıştı. Guy Debord’dan ödünç alarak söylersek; insanlığı korumak ve felaketlerin tekrarını önlemek için tasarlanmış yasaların göz göre göre hiçe sayıldığı bir dönem.
Bugünün dünyası, her an her türlü insan onurunu ihlal eden bir dünyadır. Bu bağlamda, kültürel tarihteki yazarların trajik sonları daha anlaşılır hale geliyor. Bunlar, bireylerin bildikleri dünyanın gözleri önünde çözüldüğünü izlerken derin bir çaresizlik yaşadıkları; temel insani değerlerden yoksun bırakılmış sıradan hayatın günlük bir yüke dönüştüğü anların işaretleridir. Adil bir dünya fikri ise sürekli geriye çekiliyor, bir gün yalnızca bir düşünceden ibaret kalana dek...
* Fransa'da yaşayan, toplumsal meseleleri ve insan haklarını ele alan yazılarıyla da bilinen Lübnanlı şair Asala Lamie'nin Al Majalla'daki makalesi çevrilerek düzenlendi.







