
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin üzerinden 14 yıl geçti. Öcalan’ın 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkmasıyla başlayan ve Türkiye’ye teslim ediliş tarihi 15 Şubat 1999’a kadar ki sürece Kürt halkı ve demokratik, sol, muhalif çevrelerce “uluslararası komplo” denilirken, Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesinin ardından yaptığı çalışmalar ise hesapları boşa çıkardı. Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişi ile birlikte, “PKK bitirildi”, “Öcalan artık etkisiz hale geldi” gibi söylemler hükümetler ve basın tarafından her gün manşetlerden verilirken, aradan geçen 14 yıllık süreç ise “Etkisizleşti” denilen Öcalan’ın Kürt sorununda en büyük muhatap olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Dönemin “etkisizleştirildi” diyen hükümetlerin ardından gelen hükümetler ise sorunun çözümü için Öcalan ile birçok görüşme gerçekleştirdi. Aradan geçen 14 yıllık süreçte aydınlar, sanatçılar, insan hakları savunucuları, uluslararası misyona sahip kişiler başta olmak üzere birçok kesim ise “Kürt sorununda muhatap Öcalan’dır” söylemini sıklıkla dillendirdi.
Önce dava açıldı ardından baskı başladı
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması öncesindeki süreçte dikkat çekici gelişmeler yaşandı. Planlı ve periyodik şekilde ilerletilen süreçte çok yönlü bir strateji izlenerek adımlar atıldı. Öcalan’ın 1 Eylül 1998 tarihi itibariyle ilan ettiği ateşkes önce boşa düşürüldü. Ardından ise 12 Eylül darbesi sonrasında Öcalan ve PKK’nin kurucularına açılan davanın zamanaşımına uğramasından dolayı sadece Öcalan’a ilişkin Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava açıldı. Dava ile birlikte eş zamanlı olarak Suriye üzerinde önce uluslararası baskı oluşturulmaya başlandı. 17 Eylül 1998’de Washington’da KDP, YNK ve ABD arasında toplantı yapıldı. Bu toplantıda 1992’de oluşturulan Kürt Federe Meclisi ve yönetimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında anlaşma sağlandığı basına yansıdı.
Suriye’ye yönelik tehditler
Washington’da yapılan toplantının ardından ise Suriye’ye yönelik tehditler başladı. Washington toplantısından bir gün önce 16 Eylül 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırında yaptığı açıklamalar ile Öcalan’ın sınır dışı edilmesini veya teslim edilmesini istedi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ise, “Suriye’ye karşı Birleşmiş Milletler yasasının 51. maddesi bize meşru müdafaa hakkı vermektedir” dedi. Gerilimin artması üzerine dönemin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, 6 Ekim’de Türkiye’yi ziyaret ederek arabuluculuk girişiminde bulundu ve Türkiye bunu kabul etti. Mısır Dışişleri Bakan Amr Musa, 12 Ekim’de Ankara’ya gelerek Süleyman Demirel’e Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın mesajını iletti. 19 Ekim’de Adana’da yapılan Türkiye-Suriye görüşmesinin sonucu “Öcalan şu andan itibaren Suriye’de değildir ve kesinlikle Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir” hükmünü de içeren mutabakat metni imzalandı ve 20 Ekim’de açıklandı.
Öcalan Suriye’den çıkıyor
Komplonun birçok ayağının yürürlüğe konulması ve Kürtler üzerinde oynanmak istenen oyunu gören Öcalan, 9 Ekim’de Atina’ya hareket ederek Suriye’den ayrıldı. Öcalan’ın Atina Havaalanı’na inmesinin ardından verilen sözler tutulmayınca Öcalan, Moskova’ya doğru hareket etti. O dönem PKK’nin Rusya sorumlusu durumunda bulunan ve PKK’nin “Merkez Komite” üyesi Mahir Welat (Numan Uçar), Rüstem Broyi ile Rus Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski ve Duma Jeopolitik Komisyonu Başkanı Aleksey Mitrafanof, Öcalan ve beraberindekileri karşıladı. Öcalan, daha sonra yaptığı siyasi savunmalarında Rusya’da önce Jirnovski’nin evine ardından da Odinsova’daki bir eve son olarak ise Aleksey Mitrafonof’un evine yerleştiğini yazmıştı.
Komplo Rusya’ya uzandı
Bu süreç içerisinde Öcalan, Rusya’dan siyasi sığınma talebinde bulunurken, 4 Kasım günü Rusya’nın Duma Meclisi, 298 milletvekili ile yeni bir karar daha alarak, Rusya’nın Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanıması için hazırlanan karar tasarısını onayladı. Ancak dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madline Albirght adına sözcüsü James Rubin yaptığı açıklamada; bu duruma sert tepki göstererek, hiçbir ülkenin sığınma hakkı tanımasını kabul etmeyeceklerini dile getirdi. Albright, Rusya hükümetinin Öcalan’ın ülkelerinde bulunup bulunmadığını araştırdıktan sonra iade etmesini ya da sınır dışı etmesini istedi.
Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov, Öcalan’ın Rusya’da kalmasına izin vermedi. Rusya İçişleri Bakanı Sergei Stepaşin, Avrupa Konseyi’nde düzenlediği basın toplantısında, Duma’nın aldığı kararın hiçbir öneminin olmadığını belirtti. Öcalan’ı Moskova’ya geldiğinde karşılayan ve evinde konuk eden Jirinovski’nin yanında, Mitrafanof ve Rusya’nın güvenlik ve istihbarat yetkililerinden Heba Çili hep birlikte Öcalan’ın kaldığı eve giderek Öcalan’ın, Rusya’yı terk etmesini istedi.
Roma süreci
Rusya’nın ardından Belarus’ta kısa süreli yapılan temasların da sonuçsuz kalması üzerine Öcalan, 12 Kasım 1998 günü Ayfer Kaya, Mecit Mamoyan ve Yeniden Yapılanma Komünist Partisi milletvekili Romana Montavani ile birlikte, uçakla İtalya’nın Roma şehrine gitti. İtalya her ne kadar güvence verse de Öcalan’ın topraklarına gelmesinin ardından hakkında tutuklama kararı alındı. Hükümet Başkanı Massimo D’Alema, Öcalan’ı ölüm cezası olan Türkiye gibi bir ülkeye iade etmeyeceklerini ve kendi kanunlarına göre bir yargılama yapacaklarını açıkladı.
Türkiye devleti de İtalya’ya yönelik boykot kampanyaları başlatılırken, Avrupa’da bulunan Kürtler ise İtalya’ya (Roma’ya) akarak Öcalan’ı sahiplendi. Kürtler, Öcalan, İtalya’da kaldığı sürece evinin yakınında oturma eylemleri ve açlık grevleri yaptı. Türkiye’nin boykotu üzerine İtalyan işverenleri ise hükümete Öcalan’ın iade edilmesi yönünde baskı uygulamaya başladı. Baskıların yoğunlaşması üzerine D’Alema, Öcalan’a sığınma hakkı verecek Avrupa ülkelerinde girişimlerde bulunmaya başladı. Türkiye’nin girişimlerini yoğunlaştırmasının üzerinde çok sayıda Avrupa ülkesi, Öcalan’ı ülkelerine almayacaklarını açıklamaya başladı.
Yunanistan, Kenya ve Türkiye…
16 Ocak 1999’da Öcalan İtalya’dan ayrıldı ve Yunanistan’a gitti. Burada CIA’nın perde arkasında olduğu girişim ile Kenya seçeneği ortaya atıldı. Öcalan, 2 Şubat 1999’da Melsa Deniz ve Yunanistan istihbarat mensubu Savvas Kalderides ile birlikte Kenya’nın başkenti Nairobi’ye getirilerek, Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait binaya yerleştirildi. Öcalan’ın Kenya’ya gelmesinin ardından aralarında MİT, CIA ve MOSSAD’ın da bulunduğu uluslararası istihbarat kurumlarının ortak girişimi ile operasyon hazırlıkları başlatıldı. Bu kapsamda MOSSAD yetkilileri, Ankara’ya gelerek MİT ile görüşürken, dönemin MİT müsteşar yardımcıları ise ABD’ye gitti. Cavit Çağlar’a ait TC-CAG kuyruk numaralı Falcon 900 B tipi uçağı ile Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Engin Alan’ın komuta ettiği operasyon timi Kenya’ya gönderildi.
Kenya hükümeti 15 Şubat’ta Öcalan’ın sınır dışı edilmesini talep etti ve Öcalan da Hollanda’ya gitmek koşuluyla binayı terk etmeyi kabul etti. Ancak Öcalan’ı havalimanına götüren araç aniden konvoydan ayrılarak kayboldu. Öcalan 16 Şubat saat 03.00’te Türkiye’ye kaçırıldı. 7 kişiden oluşan tim Öcalan’ı uçakta “memlekete hoş geldin” sözleriyle karşıladı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, “Dünyanın neresinde olursa olsun devletimizin onu ele geçireceğini söylemiştik” cümlesiyle Öcalan’ın tutuklandığını açıkladı. Öcalan daha sonra, “Benim buraya getirilmemin sorumluları ABD ve NATO’dur” açıklamasında bulundu. Yıllar sonra Ecevit, büyük bir itirafta bulunacak ve Öcalan’ın kendilerine neden verildiğini kendilerinin de bilmediklerini söyleyecekti.
Komploya karşı bedenlerini yaktılar
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın Suriye’den ayrılması ve Avrupa ülkeleri tarafından kabul edilmemesine tepki olarak başlayan Kürtlerin bedenini yakma eylemleri, Öcalan’ın yakalandığının duyurulmasından sonra doruk noktaya ulaştı. Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin ilk haftasında 63 kişi bedenini ateşe verdi. Bedenini yakma eylemlerine Duma önünde Ahmet Yıldırım ve Remzi Akkuş’un, “Öcalan’ın etrafında ateşten çember olalım. Güneşimizi karartmasınlar” şiarıyla bedenlerini ateşe vermesinden dolayı “Güneşimizi karartamazsınız” adı verildi. PKK ise o dönemde Öcalan’ın yakalanmasına tepki göstererek ses getiren eylemlere imza attı.
İmralı Adası şekillendiriliyor
Öcalan, önce Esenboğa Havalimanı’na, oradan da Falcom 900 tipi uçak ile saat 05.00’te Bandırma 6’ncı Ana Jet Üssü’ne getirildi. Geniş önemlerinin alındığı üssün giriş çıkışlarında subayların bile üzerleri aranırken, 6’ncı Ana Jet Üssü’ne peş peşe ambulanslar getirildi. Öcalan uçaktan bir ambulans ile alınarak 4 numaralı rıhtıma, buradan da limanda bekleyen “Zafer Firkateyni”ne götürüldü. Öcalan, daha sonra ise firkateyn ile öğlen saatlerinde İmralı Adası’na getirildi. Öcalan’ın o dönemki adı ile İmralı Yarı Açık Cezaevi’ne getirilmesi ardından burada bulunan mahkumlar süratle adadan çıkartıldı. Birkaç gün sonra da adaya yetiştirdikleri hayvanlar İmralı’dan taşınırken İmralı Adası tamamen Öcalan’a göre düzenlendi.
Ada ilk olarak iki bölgeye ayrıldı. Cezaevinin çevresi “Kırmızı” hat olarak tanımlanırken, diğer bölümler ise “Yeşil hat” olarak belirlendi. İmralı’daki tüm binaların yer aldığı “Yeşil Hat”ın çevresi “güvenlik” gerekçesi ile elektronik tellerle örüldü. Deniz Kuvvetleri’nin koruması altına alınan adada yaklaşık bin asker sabit olarak görev yapmaya başladı. Ardından ise adaya 55 kamera yerleştirilerek 24 saat aralıksız izleme uygulamasına geçildi.
Yetkiler başbakanlığa devredildi
Öcalan’ın İmralı Adası’na getirilmesi ardından bir güvenlik sistemine çevrilen İmralı Cezaevi’nde ilk olarak tüm yetkiler Anayasa ve yasaya aykırı olarak Adalet Bakanlığı’ndan alınarak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi adına Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosu’na devredildi. Ardından ise İmralı Adası ve çevresi 2. derece kara, deniz ve hava açısından “Askeri yasak bölge” ilan edildi. İmralı bu uygulamalardan sonra devletin özel politikalarının uygulandığı bir adaya dönüştü. Giriş-çıkışlar dahi Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’ne dayanılarak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin inisiyatifinde oldu. Ardından ise MGK ile Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yetkileri ortaklaştırıldı ve adanın kontrolü paylaşıldı.
Dava süreci ve idam kararı
Kürt Halk Önderi Öcalan 29 Haziran 1999 tarihinde “Devletin birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklarda bir kısmının devlet iradesinden ayırmaya kalkışmak” iddiasıyla yargılandı. Yargılanmasına 31 Mayıs 1999’da Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlanan davada Öcalan’ın ağzından çıkan ilk kelime ise “barış” oldu. Öcalan ayrıca PKK’yi kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini, yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında faaliyetlerini sürdürdüğünü söyledi.
31 Mayıs-29 Haziran 1999 tarihleri arasında süren ve PKK’nin “yüzyılın davası” olarak tanımladığı İmralı davasında Öcalan, Kürt sorununun sadece bir başkaldırıyla gündeme getirilebileceğini bundan başka bir alternatiflerinin olmadığının altını çizdi. 29 Haziran 1999 tarihinde Öcalan Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından oybirliği ile idama mahkum edildi. Karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından da onandı. Kürtler ise kararı alanlara çıkarak protesto etti. DSP-ANAP-MHP koalisyonu döneminde, idam cezası 162 ret oyuna karşılık, 256 oy ile AB uyum yasaları çerçevesinde kaldırıldı.
Öcalan’a özel tecrit başladı
İmralı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nin sisteminin oturtulması ardından Öcalan’a yönelik tecrit uygulamaları da başladı. Tecrit kendisini ilk olarak yayınların kısıtlanması ve sürekli izleme olarak gösteriyor. Hücresinde kamera sistemiyle gözetim altında tutulan, mazgal kapısından saat başı kontrol edilen Öcalan, normal şartlar altında bütün tutuklu ve hükümlülere tanınan 10 dakikalık telefonla konuşma hakkını kullanamadığı gibi gazete ve dergilerden “kendisi ve Kürt siyasetiyle ilgili yazı ve resimler kesildikten sonra” sınırlı bir şekilde yararlanabildi. Öcalan ile görsel temasta bulunan askerlere verilen özel talimat ile hiçbir görevli Öcalan ile konuşmadı. Genel uygulamalardan farklı olarak Öcalan’a tanınan havalandırma hakkı hem sınırlı, hem de cezaevi yönetiminin takdirine bırakılmış bir uygulama olmaktan öteye gitmedi.
DEVAM EDECEK
ALPER ATALAY / DİHA/ANKARA