15 AÐUSTOS - I


PKK’nin 15 Ağustos 1984 Atılımı ile silahlı mücadeleyi başlatması Kürtler açısından çok tarihi ve anlamlı olmuştur.   Kürtlerin halk olarak varlık kazanmasına, Kürdistan devriminin nitel bir sıçrama yapmasına yol açmıştır. Özgürlüğe yürüyüşün kararlı ve radikal duruşu olmuştur. Özgürlük, evrensel hakikatteki tüm canlı yaşamının temel vazgeçilmez varlık gerekçesi, amacıdır. Yaşamı anlamlı ve çekici kılan şey özgürlüktür.
İnsanlık tarihine baktığımızda yaşamın en temel karakteri mücadeledir. Tarihi canlı kılan bir olgu da yaşamın, mücadelenin varlık-yokluk ikilemi ile geçmesidir. Halklar gerçeğinde de aynı realite söz konusudur. Halklar tarihini değerli ve vazgeçilmez kılan şey, kendi zamanının çok zor koşullarını aşarak insanlığa değerler kazandırmasıdır. Hele binlerce yıl özgürlük mücadelesi ile evrensel tarihe rengini veren Mezopotamya Kürt halk gerçekliğinde bu durum daha önemli ve can alıcı olmaktadır. Kendi zamanının gerçekliğini doğru tahlil eden ve gereğini yapan halklar yaşamın varoluş şansını yakalayabilir. Yoksa tarihten silinmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle halkların var oluş mücadelesinde doğru yönteminin, tarzının yakalanması hayati bir konudur. Aksi halde yanlış tarz da yürütülecek bir mücadele o halkın yok oluşunu hızlandırabilir. Kürt halkı bu konuda uzun bir dönem özgürlüklerini elde etmede dönemin doğru askeri -politik tarzını yakalamada yetersiz kalmıştır. Bu kendisi ile beraber büyük acıların yaşanmasına neden olmuştur. PKK geliştirdiği uzun süreli halk savaşı- gerilla mücadelesi ile soruna cevap olabilme gücünü göstermiştir.
Ölümün pençesinden Kürtleri kurtaran PKK, Kürtler için yeni yaşamın kendisi oldu. PKK ile Kürt halk gerçekliğini bütünleştiren şey ise tükenişe giden yaşamın akışının, üreten, zenginleştiren yöne çevirmesi oldu. Çünkü Cumhuriyetin kuruluşundan sonra TC’nin Kürtlere yönelik gelişen politikası inkar- imha zihniyetini kapsamaktaydı. Buna karşı Kürtlerin kendilerini koruma amaçlı geliştirdikleri tüm mücadeleleri en kanlı bir şekilde bastırılarak Kürtlerin özgür yaşam umudu toprağa gömülerek, üzeri betonlanmıştı. Bu yenilgiler halkın ruhunda büyük bir kırılmayı yaratmıştı. Öyle ki Önderliğin yaratmak istediği özgür Kürt gerçekliğini farkeden halktan yaşlı bilge şöyle demekten çekinmemiştir. “Avdila Dara Hişk Buyî Carekê Din Şîn Nabe Tu Çawa Dibejî Eze Şîn Bikim (Kurumuş Ağaçtan Yaşam Olmaz Sen Nasıl Yeşertirim Diyorsun)” diyerek Kürtlerde geliştirilen ölü ruhun ne kadar derinleştiğinin, Kürdü diriltmenin ne kadar imkansız olduğu gerçeğini vurgulamak ister. Çünkü Kürdistan’da yaşamın karakteri değişmişti. Aslında Kürtlüğün olgu olarak yok edilmesi, bir halkın ruhsal, düşünsel olarak Türkleştirilmesi, Kürtlerin belleğine kazıma politikası son hızla devam etmekteydi.

Ölüm her yerdeydi

Türk devleti açısından Kürtlük sendromu gelişmişti. Her şeyi yasak bir halk gerçekliği yaratılmıştı. Tüm dünya Kürtlere karşı birlik olup bir cephede yer almışlardı. Kürdistan’ı dört parçaya bölmenin ardından, Kürtlere yönelik gelişen kültürel ve fiziki soykırım politikaları devreye konulmuştu. Kürtlerin üzerine ölüm dört bir yandan karabasan gibi çökerken, hiç kimse sessizliğini bozamıyordu. T.C, faşist darbeleri ile halk üzerinde tam bir terör estirmekteydi. Tutuklamalar, faili meçhul cinayetler, halka karşı gelişen baskınlarda her türlü işkence ve hakaret karşısında halk bir çaresizliği yaşıyordu.
Kürtlere yönelik geliştirilen zulüm o kadar acımasız ve sınırsızdır ki, yaşananlara anlam veremeyecek kadar korkutulmuş, gerçeği ifade etme cesaretinden uzaklaştırılmıştı. Kendi gerçeğine yönelme Kürtler için ölüm anlamına gelmekteydi. Bu korku herkesin yüreğine sinmiş, adeta esir almıştı. Yaşam diye bir olgu kalmamıştı. Her nefes alış-veriş bir felaketi bekleme korkusu ile geçiyordu. Ölüm her yerdeydi. Namlunun ucu Kürtlere dönüktü. Fiziki ölüm, ruhsal ölüm, kültürel ölüm, Kürtlüğe ait ne varsa ölmesi, yok olması fermanı her yerde gerçekleştiriliyordu.
Düşmanın Kürtlerin ruhunda, beyninde yarattığı korkulardan dolayı kendi gerçekliğinden olabildiği kadar kaçıyordu. Kendi kimliğine, kültürüne, vatanına sahip çıkma, dilini konuşma cesareti kalmamıştı. Adeta kendini ölüme yatırmıştı. Tüm bu yaşanan zulme karşı içten bir büyük öfkesi olsa da, o da sindirilmeyle yüz yüze kalmıştı. Bir örgütlülüğe sahip olmadığı için düşman karşısında gelişen direnişleri avcıya yem olma durumunu aşamıyordu. Diğer yandan yaşanan haksızlıklara karşı en ufak itirazı onu ölümden beter işkence ve infazlara maruz bırakıyordu.
PKK’nin yaptığı şey Kürt gerçekliğinde yasaklanan, yok edilmek istenen tarihsel hakikate sahip çıkarak, bu inkara yüksek sesle itiraz etmesiydi, bunu dillendirmesiydi. “Kürdistan sömürgedir!” Kürtler de Türkler gibi bu coğrafyanın bir halkıdır.  Kürtlerinde insan olmaktan kaynaklı en doğal hakları, özgür yaşama, kendi dilinde özgür konuşma ve kendi gelecekleri üzerinde özgür karar verme haklarının, kimliğine sahip çıkma haklarını talep etmekten başka bir şey yapmamıştı. Ancak devletin yaklaşımı bu talebe katliam, işkence ve askeri darbelerle cevap verme olmuştu. İnsanlığın vicdanına sığmayan vahşetler zindanlarda geliştirilmekteydi. Bu zulme karşı Amed zindanlarında gelişen direnişler, özgürlük için Kürtlerin ruhunda ve vicdanında bir uyanışı yaratmıştı. Kürtler yeni yaşamın mücadeleden geçtiğinin bilincini kazanmaya başlamışlardı. Devlet Kürtleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini “Kürt, Kürdistan yoktur” anlayışını, inkar zihniyetini ortaya koymuştu.  

PKK ve özgür yaşam

Partiya Karkerên Kurdistan (PKK), varlığı bile kabul edilmeyen Kürt gerçekliğini sahiplenerek, onu var kılma mücadelesine girişmişti. O nedenle PKK Kürt halkı açısından büyük bir umudu ifade etmekteydi. Düşman bunu fark etmişti ve partinin ilk çıkışını bitirmek için tüm gücünü seferber etmekten çekinmemişti. 12 Eylül askeri-faşist darbesi, Kürtlerin yeni yaşam filizini ezmek içindi. Tüm insanlık dışı yöntemlerle katliamları geliştirmesi bu nedenleydi. 15 Ağustos böyle karanlık bir döneme tepki olarak gelişmişti. Kürtlerin kendi kabusu haline getirildiği bir gerçeği parçalama arayışındaydı. Kürt olmak tüm diğer halklar gibi tarihsel toplumun insana sunduğu kendi zamanın ve mekanın kültürel gerçekliğini ifade ediyordu. Hiçbir evrensel gerçeklikte olmadığı gibi Kürtlerde de Kürt olarak doğmak bir tercih değildi. Ama Kürt olarak yaşamda ısrar etme, onu korumaya çalışma insan toplumunun bir üyesi olmadan dolayı bir sorumluluktu. Onurlu, özgür yaşamın gerekli kıldığı bir tercihti. PKK’nin 15 Ağustos’la Kürt halkı için yaptıkları bu anlamı taşıyordu.
Kürtler için iki seçenek bırakılmıştı. Ya düşmanın asimilasyon politikalarını kabul edip, kendi özüne, kültürüne, diline ihanet edecekti ya da onurlu varoluş savaşına soyunacaktı. Bir halkın var oluşu için tüm yollar kapatılarak, silahlı mücadele yöntemi tek seçenek olarak bırakılmıştı. Gelişen askeri darbe hiç bir siyasal çözüm yönteminin olmadığını çok keskin ortaya koymuştu. Kürtlerin kendi varoluşunu gerçekleştirmek için düşmanın anlayacağı dilde bir savaşı göze alması gerekiyordu.  Silahlı halk savaşı olmazsa olmaz bir seçenek olarak Kürt halkına dayatılmıştı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan her açıdan kültürel bir soykırımın kıskacına alınan Kürtleri özgürlükle buluşturmak için gerilla mücadelesini başlatmıştı. Kürtler ilk defa bölge ve dünyanın tarihsel, siyasal, askeri, toplumsal gerçekliği temelinde uzun vadeli bir mücadeleye soyunmuşlardı. Bu şu anlama geliyordu: Özgürlük gerçekleşene kadar meşru savunma mücadelesi sürdürülecektir.

Bir olgu olarak Agitlik

15 Ağustos Atılımı hem Kürtler açısından hem de devlet açısından yeni bir tarihsel süreci başlatarak büyük yankı yarattı. “Hayali Kürdistan burada meftundur” sözleri ile ölümü ilan edilen Kürt, celladına karşı ciddi ve yaman bir savaşa soyunmuştu. Bu çok önemliydi; Kürt halkı ölümü kabul etmeyeceğini, özgür yaşam için tüm engeller ve zorluklarla mücadele etme kararlılığında olduğunu dünyaya duyuruyordu. 15 Ağustos tarihsel özünü kaybetmeyen onurlu Kürtleri kendine getirerek, ulusal ruhun dirilişine vesile oldu. Çünkü savaşmak Kürtlerin en temel tarihsel karakteriydi. Mezopotamya’da özgürlük uğruna giriştikleri savaşlarda gösterdikleri kahramanlıklar tarihe geçecek düzeyde olmuştur. Heredot’un Kürtlerin bu kahramanlıkları karşısında etkilenerek, resmi tarihe yazması da bu gerçeği göstermektedir. Bu yeni mücadele tarzı, silahlı savaş Kürtlere büyük bir ruh ve cesaret kazandırdı.
Kürtlüğünü dile getirmekten ürken, sindirilmiş, korkak kişilikten; Mahsum Korkmaz şahsında Agitlilik hem bir olgu olarak hem de özgür yiğit Kürt kişiliği olarak yeniden tarih sahnesine Önder APO’nun özgür yaşam felsefesi temelinde yeşertilmişti. Agit, Kürtleri tarihsel özleri ile buluşabileceklerini kendi pratiği ile göstermişti. Yiğit olan, mücadelede ısrar eden Kürtlük özgür yaşayabilir. O nedenle özgür Kürtlüğü boğmak isteyen içimizdeki tasfiyeciler ilk onu hedef aldılar. 15 Ağustos atılımında tüm tasfiyeci eğilimlerin inançsızlıklarına inat, Önder APO’nun geliştirilecek savaşın felsefi ve siyasal, askeri sonuçlarını en iyi anlayan ve uygulayan Mahsum Korkmaz yoldaş, halk savaşının ordulaşmasına karşı inançsız yaklaşan kişilere tavır koymuş, eylem katılımı ile bu işin olabileceğini ispatlamıştı. Cesareti özgür yaşamın temeline oturtarak yaşamın felsefi ilkelerini var kılmıştı. Öyle ki mücadelenin ilerleyen süreçlerinde binlerce Agitler, Beritanlar, Zilanlar, Nucanlar, Erdallar ve nice özgürlük militanlarının gerçeğinde canlı ve sürekli çoğalan bir gerçeklik olarak gelişmiştir.

Ordulaşma ve özgüven
15 Ağustos ile Kürt uluslaşmasının da ilk tohumu atılmıştı. TC’nin zulmu altında ezilen Kürtler için artık silahlı savunma güçleri olan ARGK halkın dayanacağı en temel güçtü. Bu nedenle halkın gönlünde yer edinerek, büyük bir umut kaynağa dönüşmüştü. Halkın tüm maddi ve manevi varlığı ile ARGK’yi sahiplenmesi bu nedenledir. Düşman yenilmez değildir, örgütlü ve birlik olunursa düşmanın yenilebileceği ortaya çıkmıştı. Gelişen ordulaşma halka bir özgüven vererek, birkaç yılda binlerce Kürt gencinin dağlara akın ederek gerilla ordusunun şekillenmesine, yurtsever insanlarımızın her alanda mücadeleyle bütünleşmesine yol açtı. Bu durum Kürtler açısından büyük bir ulusal diriliş devrimini ifade ediyordu.
Uzun solluklu gelişen askeri mücadele sonucu PKK dönemin ihtiyaçlarına göre kendinde gerekli değişimi yapma kabiliyetini göstermiştir. Bugün gelişen Demokratik Kürt Uluslaşması bu tarihi eylemle gelişen savaş tarzının ürünüdür. Bugün eğer “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam” ütopyası Ortadoğu’da gerçeğe dönüşme koşullarını yakalamışsa, nedeni, onurlu bir savaşın taraflara dayattığı barıştır. Bugün istenilen düzeyde olmasa da devletin ve birçok kesimin kabul ettiği Kürt gerçekliği ve özgür yaşam hakları Agitleşen Kürt halkının emeği ve direnişi sonucu olmuştur. Bu gerçeklik öyle kolay gelişmemiştir. 30 yıla varan bir silahlı mücadele direnişinin sonucudur. Özgürlük duruşu ve direnişi, demokrasi, eşitlik ihtiyacı olan halklara örnek olacak düzeyde görkemli ve tarihi olmuştur.
Haksız gerekçelerle gerçekleştirilen savaşlar ne kadar insanlık dışı ise haksızlıklara karşı varlığını koruma amaçlı geliştirilen öz savunma savaşları da o kadar değerli ve kutsaldır. Çünkü insanlığı oluşturan toplumsal özleri koruduğu, yaşattığı için değerlidir. Öz savunma her canlının doğasında olan bir gerçekliktir. O nedenle Önder APO “Gül’ün, güzelliği oranında dikenleriyle kendini koruma bağı arasındaki ilişki, en anlamaza bile bir şeyler anlatabilir” diyerek tüm doğanın kendi yaşamını devam ettirmek için dıştan gelen saldırı ve tehlikelere karşı daimi olan mücadelenin önemine vurgu yaptı. Varlık problemini en derinden yaşayan Kürtlerin silahlı mücadele ile öz savunmasını geliştirmesi doğal ve anlamlı olmaktadır. Evrensel, doğa diyalektiğinde böyle bir hakikat vardır. Yok edilme saldırısına karşı gerçeğin gerekli kıldığı dilde mücadele ettiğin oranda var olabilirsin. Önder APO Kürdün yeniden yaratılış zamanında her dönemin varoluş yöntemini en iyi belirlemiş ve eylemsel pratiklerle de doğru olduğunu ispatlamıştır.

Çözümün yolunu açtı

Bugün ise siyasetin koşulları oluşmuş, bu yöntemle sorun çözmek en doğru yol olmaktadır. Ancak bugünün koşullarını yaratan geçmişin en keskin savaşı olduğu da başka bir gerçektir. Hiç şüphesi ki, Önder APO son 20 yılda Kürt sorununun siyasal yolla çözülmesi için defalarca tek taraflı ateşkes çağrılarında bulundu, yine barışın sağlanmasına yönelik devletle çeşitli dönemlerde görüşmeler gerçekleştirdi. Ancak derin devletin komploları sonucu her defasında tıkandı, sil baştan savaş tek seçenek olarak bırakıldı.
2013 Amed Newrozu ile çok tarihi bir süreç Ortadoğu ve Kürt halkı açısından başlatılmış bulunmaktadır. Dolayısıyla Türk devletinin geçmiş hatalara düşmemesi, 15 Ağustos’a iyi anlam vermesi, kaçınılmaz olarak gelişecek bir savaşın önüne geçmek için gerekmektedir. Yoksa sürecin tıkanması halinde gelişecek savaşın sonuçlarından devlet ve hükümet sorumlu olacaktır. Kürtler geçmiş ve son kırk yıllık tarihle kendilerini yeniden yaratmışlardır. Tercihlerinin demokratik, özgür, eşit ve ortak birlikteliğin yaşanacağı bir Ortadoğu’dan yana olduklarını her zaman ve her yerde pratikleri ile göstermişlerdir. Bu nedenle Önder APO’nun geliştirdiği demokratik çözüm ve barış sürecini sahiplenmişlerdir. Sürecin tıkanması halinde 15 Ağustos ruhuyla tüm Kürtlerin benzersiz bir savaşı geliştireceklerini bilmeleri gerekmektedir.
Rojava’daki gelişen Kürt halkının özgürlük direnişi, Kürt özgürlük savaşının nasıl olabileceğine yönelik örnek oluşturmaktadır. Bu nedenle Kürtler Önderliğimizin geliştirdiği sürecin ilerlemesi için başta sağlık ve rolünü oynaması için koşullarının düzeltilmesini, özgürleştirilmesi için gerekli yasal değişimlere başlanmasını gerekli şartlar olarak ortaya koydu. Bunların yapılmaması halinde Kürtlerin topyekün savaşı geliştireceği, hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır. Bu nedenle barış ve özgürlükten yana olan herkesin süreçten kendilerinin sorumlu olduğunu görmelidir. Bu, Ortadoğu ve dünya barışı için tarihsel bir görevdir. İnsan ölümlerini durdurmak, yaşamı her yerde var kılmak onurlu ve kutsal bir iştir.


ZELAL EDESSA