Şubat ayının soğuk yüzü dışarıdan yüzümüze vurmaktadır. Bu soğuk Şubat’ta dağlardan bakıyorum bahara. Hem de dağlıların gözleriyle, sözleriyle içimdeki baharı demliyorum ve baharlara demleniyorum. Kar altında üşüyen bedenlerimizi, yüreğimizi ve gözlerimizi dağlıların sohbeti ile ısıtıyorum. Evet, Şubat’ın en karası olan bir 15 Şubat’ı bu yılda dağlılar gibi dağlarda karşılamanın iç muhasebesini yapıyoruz. Şubat’ın en karası olan 15 Şubat’ı beklerken, direniş sohbetlerimizle baharı iple çekiyoruz. Kara bir leke gibi kara bulutların toplandığı Şubat ayı, direniş rüzgarı ile dağılacak ve ardından bahar müjdelenecek. Evet tam da kışın ve baharın yol ayrımındayız. Bir yanımız kışın soğuk ve ayrılık yönünü, bir yanımız da baharın coşku veren Newroz mutluluğunu yaşıyoruz.

Her gerillanın hayalidir Önder Apo’yu görmek, O’nun sohbetini dinleyip, feyiz almak. Ancak bazı gerillalar bu amaç uğruna adeta koştular uzun maraton koşucuları gibi. Kendisini bu hayallerden mahrum edercesine, başka yoldaşlarının bu hayali gerçekleştirmesini sağlamak için ölümün, Şubat’ın soğuk yüzü ile erken tanıştılar. Ancak biliyorlardı arkadaşları, yoldaşları o güne ulaşırlarsa -tabi ki bugün çok yakındır- gidenlerin gözleri ile bakacaklardı, sözleri ile sohbet edeceklerdi. Şimdi bu hayallerin acısını biriktirdiğimiz ve yaşadığımız Şubat’ın karası olan, 15 Şubat günündeyiz. Yüreğimizi kasıp, kavuran ve biriktirdiğimiz öfkeleri bileyen o karanlık gündeyiz.

9 Ekim 1998 yılında Önder Öcalan’ın birçok devletin ve yerel işbirlikçi güçlerin de içinde olduğu bir komplo ile Suriye’den çıkarılarak 15 Şubat 1999 günü Kenya’da rehin alınıp, Türkiye’ye teslim edilmesi ile devam eden devletlerarası komplonun 21. yıl dönümündeyiz. Önder Öcalan şahsında başta Kürt halkı, bölge halkları ve ezilen halkları yok etmek, tarih sahnesinden silmek, soluklarını kesmek istediler. Ancak her ne kadar komplonun soğuk yüzü ile komplocu güçler halkların üzerine gelseler de “Güneşimizi Karartamazsınız” eylemleri ile sıcak bir direniş ile karşılaştılar. Halit Oral ile başlayan, 63 kişinin kendi bedenlerini ateşe vererek, Önder Apo etrafında ateşten bir çember oluşturdular. Bu direniş her yıl, her gün, her dakika büyüyerek geniş bir kitleye ulaştı.

Bugün komplonun 20. yılını geride bırakırken, bu eylem zincirinin son halkaları olan HDP Colemêrg Milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Leyla Güven ile HDP Hewlêr Temsilcilik uyesi Nasır Yağız’ın başlattıkları “Dönüşümsüz-Süresiz Açlık Grevi” direnişi, dört parça Kürdistan’da ve Kürt halkının yaşadığı her yerde sahiplenilmekte ve büyütülmektedir. 7’den 70’e herkes “Tecrit Kırılacak, Faşizmin Sonu Gelecek ve Önder Apo ve Kürdistan Özgürleşecek” şiarı ile direnişe geçtiği bir andayız. Böylesi tarihi anları yaşıyoruz. Her bir bireyin kendi başına direnişe geçtiği bir tarihin tanıklığını yapıyoruz. Biliyoruz ki tarih bir gün mutlaka ama bu yapılanların hesabını soracaktır.

Evet, bir 15 Şubat’ı daha yaşarken direnişi daha da büyütmeliyiz, Newroz coşkusuyla gericiliğe, faşizme ve sömürgeciliğe cevap vermeliyiz. Direnişimiz, bahar rüzgarı gibi kara bulutları parçalamalıdır. Güneşli günlere olan inancımızla harekete geçme zamanıdır. Her yeri direniş meydanına çevirmeliyiz, her anı direniş anına çevirmeliyiz. Bugünün anlamı ve mesajı budur; direniş… Faşizmin tarihsizleştirmesine karşı tarihin direniş kültürü ile cevap vermeliyiz. Asıl olan budur. Karşımızda duran tarihsiz bir faşizm zihniyetidir. Ancak bir miras gibi bölge ve dünya halklarına bırakılan direnişin, tarihi uzun ve büyüktür. Faşizme büyük bir cevap vermek ve sonunu getirmek gerekiyor. Bunun içinde her bir bireyin bir ses, bir renk olması gerekiyor. Direnişin sesleri de, renkleri de bellidir. Faşizmin ise rengi ve sesi yoktur. Faşizmi renklerimizle ve seslerimizle boğalım.

Şimdi birçok yerden direnişe çağrı var. Özellikle kendi bedenlerini direnişe yatıran Leyla Güven ve Nasır Yağız ile başlayan açlık grevi eylemcilerinin mesajları iyi okunmalı ve bugünün vesilesiyle, 15 Şubat’ı bir daha yaşamamak için bu mesajlara cevap olmalı ve bu direnişi büyütmeliyiz. Bunun için yapılması gerekenler var. Ve harekete geçmek gerekiyor. Bir yerlerde oturup, olup-bitenleri izlemekle faşizm yıkılamaz. Tarihi bir andan geçiyoruz bu tarihi anda bir yerde oturmak, sessizliğe gömülmek ve izlemek kabullenilmemelidir. Bunun için her alanı direniş meydanlarına çevirmeliyiz. Kitlesel eylemlere geçilmeliyiz. Komplocu güçlere ve faşist zihniyetlere karşı ancak bu şekilde dururuz. Bu şekilde mücadelemizi zaferle, baharla sonuçlandırabiliriz. Direniş ve tarih bizden bunu bekliyor. Bizler ise bu direniş ve tarihin beklentisine ne diyeceğiz, ne ile karşılık vereceğiz…