En baştan belirtmek lazım. Cevaplandırılmayı bekleyen düzinelerce soru havada duruyor. O yüzden 15 Temmuz Darbe Girişimi hakkında yapılacak analizlerin hepsinde ciddi hata payı ihtimali var. Lakin fotoğrafın görünen tarafları da var.
Türk Silahlı Kuvvetleri içinde niteliksel ve nicelikler ağırlıkları birbirine yakın olan 3 grup var(dı): Kemalistler, Gülenciler ve NATO’cular. Orduda doğrudan AKP’yi destekleyen askerlerin olduğuna da şüphe yok ama ciddi bir ağırlıkları olduğuna inanmak için de elimizde pek kanıt yok. Darbe girişimini sadece ve sadece Gülenci kanadın planladığına ve yürüttüğüne inanmak da mümkün değil. Planlayıcı aklın Cemaat, yürütücü kuvvetlerin ise hem Cemaat hem de Kemalist kanadın bir bölümü olduğu seçilebiliyor. Diğer yandan, en üst kademeleri de dahil olmak üzere Kemalistlerin ağırlıklı kadanının Erdoğan ve temsilcileri ile aynı gece pazarlık yaparak darbe girişimini boşa düşürdüğünü ve etkisizleştirdiğini söylemek mümkün. Hemen uyarmakta fayda var: “Kontrollü darbe girişimi” diye bir şeyin eşyanın tabiatı gereği mümkün olmadığının altını kalın harflerle çizelim. Nitekim kendi emrinde çalışan insanlara bile güvenemeyeceğini bilen Erdoğan’ın pazarlık yaptığı Kemalist kanada yüzde 100 güvenerek darbe girişimini kontrollü yaptırması mümkün değil. 15 Temmuz akşamını 16 Temmuz’a bağlayan gece Erdoğan, MİT ve TSK’nın Kemalist kadroları arasında yoğun pazarlıklar yapıldı ve sonuç olarak darbe girişimi durduruldu. Büyük ihtimalle, Kemalist askeri kadroların çoğunluğuna dokunulmaması, Ergenekon ve Balyoz ile tasfiye edilenlerin geri gelmesi talebi karşılığında Erdoğan ile “devlet aklı uzlaşısı” temelinde bir pazarlık yapıldı. Erdoğan bunun üstüne neler vadetti bilmiyoruz. Muhtemelen kısa vadede TSK & CHP ile “devlet aklı” temelinde bir süreliğine Erdoğan ile birlikte hareket etmeyi kabul etmiş durumda. Cemaat’in tüm devlet kurumlarından tamamen tasfiyesi noktasında da uzlaşıldığına şüphe yok.
Emin olduğumuz diğer bir şey daha var: Erdoğan yaptığı anlaşmalara uyan birisi değil, hiçbir zaman da olmadı. En zor anında “evet” dediği ne varsa ilk fırsatta bunlara uymamak adına ve pazarlık yaptığı kişileri tasfiye etmek amacıyla elinden gelen her şeyi yaptı ve yapacak. Karşı tarafın da bu ihtimali düşünmeyecek kadar akılsız olmadığına eminiz. O yüzden, yapılan kısa pazarlığın ve uzlaşmasının ancak kısa vadeli olabileceğine ve izleyen haftaların ve ayların yine hareketli geçme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünebiliriz. Bunun iki sebebi var: Birincisi, hala kontrol dışında olan ciddi sayıda askeri unsur var. Binlerce asker firar etmiş durumda ve kayda değer oranda askeri teçhizat da ortada yok. İkincisi, Türkiye’de artık “devlet aklı” dediğimiz şeyin yaslanabileceği hiçbir manevi temel kalmadı. Devletin daimi düşman olarak gördüğü PKK’lilere ve Kürtlere yaptığı işkencelerin ve aşağılamaların benzerlerini kendi askerlerine ve polislerine yapması, AKP’nin hiçbir medyatik algı operasyonu ile silebileceği bir şey değil. Türk devlet yapısı yıllar boyunca onaramayacağı bir yara aldı ve iç güvensizlik sarmalına girdi.
Türkiye gibi NATO üyesi olan, dünyaya tamamen entegre bir ülkede gerçekleşme ihtimali olan bir darbe ile uluslararası oyuncuların alakadar olmaması mümkün değil. Hiçbir suretle Erdoğan’a güvenilemeyeceğini düşünen, Suriye’deki Cihatçı grupları desteklemekten vazgeçmeyen ve haliyle kendisiyle stratejik işbirliği yapılamayacağını inanan güçlerin Erdoğan’ın gidişinden mutlu olacağına şüphe yoktu. Ama bunun ardında iç savaş örüntüsü bırakacak şekilde olmasına hiçbirinin razı olacağını da düşünemeyiz. Erdoğan’ın bugün sokaklara döktüğü AKP’liler ile yaptığı da tam olarak bu: Yani yeni bir olası askeri kalkışmanın uluslararası güçler için siyasi ve ekonomik maliyetini arttırıp iç savaş olasılığı ile tehdit etmek.
Her darbe girişiminin başarısı kısa vadede askeri zafere, orta vadede ise siyasi zafere yani darbecilerin zor ve rıza araçlarını kullanılarak toplumsal meşruiyet üretebilmesine bağlıdır. Daha da önemlisi, toplumun düzen, intizam ve istikrar talebi doğrultusunda gelişir. Darbe girişimini yapanların A planı TSK’daki Kemalistleri ardından sürükleyebilecek bir kalkışmaydı. B planları ise zaten tasfiye edilecek kadroları ile siyasal ve ekonomik krizi derinleştirmek ve kronik yönetilemezlik ortamı yaratmaktı. Yani 2. bir darbe veya tasfiye için objektif koşulları yaratmaktı. A planı gerçek olmadıysa da B planı başarıya ulaştı. Birçok noktası akıl ve izan sınırlarını aşacak derecede “acemilik” kokan bu darbe girişiminin rasyonel yanı tam olarak buydu.
Bu noktadan sonra başta Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtler olmak üzere Türkiye’deki tüm baskı altındaki toplumsal grupların ve temsilcilerinin öngörülü davranması gerekiyor. Çünkü 15 Temmuz öncesinde Türkiye’de toplumsal zemini olan tek iç savaş düzlemi Kürt meselesinin üzerine oturduğu zemindi. Artık değil. Yeni iç savaş düzlemi, Türkiye’deki her siyasi, etnik, dini grubu kapsıyor. Kürtler hem Erdoğan’ın kurtuluşu hem de sonunu getirecek aktör olabilirler. Bu hem savaş hem de müzakere yoluyla olabilir. PKK’nin yapabileceği eylemlerin, generallerinin 3’te biri tutuklu olan bir orduya karşı öncekinden çok daha fazla zarar vereceğini hesap etmek zor değil. Bu, tam olarak içeriğini bilmediğimiz Erdoğan-TSK anlaşmasını ömrünü kısaltıp bozabilir. Ya da anlaşmanın temelinin sağlamlığına göre “devlet aklı” için birlikte savaşılacak bir cephe olarak da görülebilir. Tüm bu açık uçlu olasılıklar içinde emin olduğumuz yegane şeyi 1 Temmuz’da kaleme aldığım yazıda belirttiğim bir hususta dile getirmiştim: “Artık kurucu siyaset ittifaklarına değil nefs-i müdafaa eşiğine geçildi. Bu noktada bedel ödemek kaçınılmaz bir değişken ve sonuç. Ödenecek bedelin raddesini nefs-i müdafaa hattının örgütlülüğü belirler”.