Enver Polat (Selçuk) *



Dün bir grup arkadaşı göndermiştik. Topluca bir heyecanı yaşamıştık. Peyderpey diğer grupların da sözleri alınacaktı. Dün akşam da Başkan biz kuruldaki arkadaşlarla konuştu. Bir ara dönüp bana, „Selçuk’a üzülüyorum. Nasıl yaşatacağız, yaşayabilir mi?“ demişti. Ben de „yaşatırım kendimi, Başkanım“ cevabını vermiştim. Metin heval bunu daha sonra „seni ülke için düşünüyor“ diye yorumlamıştı. Tecrübe konuşmuştu.

İkinci gün heyecan içinde kamelyada oturduk. Hemen sözleşmelere geçilmedi. Ön bir çözümleme yapıldı. Kurul üyelerinin sonunda ben oturmuştum. Son üç sırada Cuma Tak, Metin ve ben vardım. Gidecek grup Şahan’la başlıyordu, heyecanını hissettiriyordu.

Derken, Başkan „haydi Cuma senden başlayalım“ dedi. Bu sefer heyecan bize de yayıldı. Cuma ve Metin’den sonra kalktım. Başkan gülümseyerek „Selçuk sen de mi kalkıyorsun? Seni yarına düşünüyorduk. Neyse sen de geç sözünü ver“ dedi. Diyalogun sonunda, nerede görev almak istediğimi sordu. „Botan ya da Zagros’ta“ cevabını verdim. Sonuçta Zagros kararlaştırıldı.

Toplam 25 arkadaş söz verdi. Ama ne heyecan...

Toplu söz verdikten sonra dağıldık. Hemen noktaya gitmek için sivil elbiselerimizi giydik. Daha önce elbiselerimi hazırlamıştım. Gömleği Mamoste heval bırakmıştı. Çantam hazırdı. Harun da bir radyo ve bir teyp koyunca hazırlığım tamamlanmıştı.


Haydi Selçuk’u çek…

Ben hemen yeni açtığımız Parti Merkez Okulu Anı Defteri’ne koştum, son duygularımı yazdım. Bir de mektup yazacaktım Diyar’a ve diğer hevallere. Hemen Başkan’la yemeğe gittim. Deniz de habire fotoğraf çekiyordu. Başkan’dan uzak yerdeydim, kalabalıktık. Bir ara Başkan’a yaklaşınca, Deniz’e „haydi Selçuk’u da çek“ dedi.

Yemekten sonra yürüyüşe geçtik. Spor sahasını dolaşıp döndük. O gün koordine olan Zeynep koşup tekmil verdi. Arkadaşlar sıraya dizilmişti. Tek tek arkadaşlarla vedalaştık. Coşkumu her arkadaşla paylaşarak vedalaştım. „Serkeftin“, „başarılar“, „kendini koru“ vb. dileklerde bulundu arkadaşlarım. 

Sıra arabalara binmeye geldi. Son arabaya kalmıştım. “Haydi Selçuk, başarı haberlerini bekliyoruz. Zagros’un aslanı olacaksın“ dedi. “Kesin, Başkanım“ cevabını verdim.


Heyecanlanıyor musun?

Başkan her söze kalkana söylediği gibi bana da „Kürdistan’ın görkemli coğrafyası karşısında heyecanlanıyorsun, değil mi?“ diye sorduğunda „evet“ demiştim. Ama asıl heyecanı yola çıktıktan sonra daha derinden, hem de iliklerime kadar duymaya başlamıştım. 

25 kişiyiz. Yolculuğumuz uzun. Güney Kürdistan’ın bir şehrine gideceğiz. Onyedi saatlik bir yol. Saat 18.30’da trene bindik. Herkes çok mutlu ve heyecanlı. Bir zayıflığımız olsa da sigarayı aradık. (Okulumuzda sigara içilmiyordu. Cuma arkadaş yasaklamıştı. Çok iyi bir uygulama olarak oturmuştu. Tam beş buçuk ay oluyordu içmeyeli.) Biraz tereddütlüyüz, acaba bu kural daha devam ediyor mu diye. Sorduk. Özellikle ben ile Şahan arkadaş bunu yansıtıyoruz. Kuryemiz cebinden Pall Mall çıkarıp birer sigara dağıttı. Aylar sonra sigara içmek de bize bir heyecan veriyordu. Aklıma Başkan’ın „bu kapıdan çıkar çıkmaz sigara tüttürüyorsunuz. Devrim işlerine bu kadar önem vermiyorsunuz“ sözleri geldi. Bir eziklik duydum, saygısızlık olmasından korktum. Kendimi ikna yolu olarak „savaş sahasında bağlılığımı göstereceğim“ sözlerini içimden geçirdim.

Onaltı yıl sonra Kürdistan’a dönüyordum. Ölsem de, yaşasam da, bu, benim ülkem Kürdistan’da olacaktı. Avrupa’nın bütün çekiciliği ve lüksüne rağmen, her güzelliğinde bir boşluğu gördüm ve hep ülkemin güzelliklerini aradım durdum. Yıllar yılı bu özlemi içimde büyüttüm, hayallerimde yaşadım.

Bir ara Metin heval dinlediği teybi bana verdi. Koyduğum kasette karışık parçalar vardı. Koma Agire Jiyan’ın “Çime ser çiyayê Gabar“ parçası, beni daha fazla ülkemin dağlarına götürüp dolaştırıyordu. Trenin penceresinden hep dışarıyı seyrederek duygularımın bütün yoğunluğunu yaşıyordum.

Diğer arkadaşlar da heyecan ve duygu yüklüydüler. Şahan hevale „seninki ilk değil, aynı heyecanı yaşamıyor olabilirsin“ dedim. „Valla ben de aynı heyecanı yaşıyorum“ cevabını verdi Şahan heval.


Selçuklu dönemi…

C… benden defter istedi. Yolculuğumuzun uzun olduğunu, bu anın yazılabileceğini söyledi. Okulda kullandığım not defterini verdim. Daha sonra içeriğini doldurarak düzenleyeceği notlar tutmaya başladı. Bu arada arkadaşları çağrıştıran bazı özellik ve benzetmeleri not etti. Bana ilişkin „deli filozof Akif’in yakın arkadaşı Selçuk“ diye yazdığını öğrendim. Topluca güldük. (Okulumuzda Mardin’den gelen Akif hevalin akli dengesi bozulmuştu. Okul kurulundan benle Metin heval ilgileniyorduk. Hep onunla tartışırdım. Çok felsefik konuşurdu. Bir süre sonra bununla yetinmeyen Akif, felsefik tartışmalarını yazıya dökmeye başladı. Daha sonra da bana mektup yazıp, o gün kendisiyle ilgilenen nöbetçiyle bana ulaştırdı. Bir mektubunun başlığı „Selçuklu döneminden kalma yönetim anlayışına sahip olan günün adamı Selçuk yoldaş“ şeklindeydi. Bu mektubunu okuldaki birçok arkadaş zevkle okudu ve gündemleştirdi. Cuma arkadaş da duydu. „Hayret, hiç böyle bir şey aklıma gelmezdi“ dedi. Zaten ben arkadaşlara „Akif’in fazla akıllı olma sorunu var“ diyordum. 

Uykumuz iyiden iyiye bastığında henüz Suriye topraklarından geçiyorduk. Sabah Güney Kürdistan topraklarına geçecektik.

Saat 06.00 sıralarında uyandım. Kürdistan topraklarına varmıştık. Yağmur yağıyordu. Havayı hafif sis kaplamıştı. Tren çok eski ve camları fazla kirli olduğundan uzun mesafeyi göremiyordum. 

Pencerenin kenarında oturuyordum. Başkan’ın „heyecanlanıyor musun?“ sözünü hatırladım. „Heyecan diye buna denir“ diye düşündüm. Bunu yandaki koltukta oturan Metin hevale de açtım. „Demek ki, Başkan bu heyecanı kastetmiştir“ dedim. 


Kuzey’e uzanıyordum

Uzun süre pencerenin kenarından kalkmadan bizim topraklarımızın seyrine daldım. Gözüme çarpan her şey ilgimi çekiyordu. Güney’den Kuzey Kürdistan’a uzanıyordum. Gelecekle kurduğum köprüden geçiyordum, dönüyordum. Bu topraklarımızın bir yerini köyümüzün bir coğrafya parçasına benzettim. Çok değil biraz benziyordu. Daha çok da ben benzetmek istiyordum. Köyümüzün Elazığ tarafına düşen Mergê Tawp’a benzettim. 

En nihayetinde gitmek istediğimiz Kürt şehrine vardık. Tam onyedi buçuk saat sonra.

İstasyonda indiğimizde, derler ya, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Üç grup halinde hareket edecektik. Ben üçüncü grupla birlikteydim. Bu gruptan dört arkadaş trenin ön kapısından indik. Üç arabaya biraz aceleden bindik. Şiddetli yağmurdan dolayı fazla etrafımıza bakamıyorduk. 

Teypten Başkanın bana söylediklerini bir kez daha dinledim. Başkan, „Selçuk arkadaşımız biraz düşünceyle uğraştı, ama pratikte bir çocuk gibi. Sorunları görme var, ama müdahalede cılız kaldı“ demişti. Ayrıca Bingöl’ün gözükara, kendine aşırı güvenen, hesapsız, kılı kırk yarmayan yarım PKK’li kişiliğine vurgu yaptıktan sonra şehit Mesut’u, şehit Zaza Hasan, Munzur ve şehit Veli arkadaşların bu özellikleri sonucu şehit düştüklerini belirtti. „Sen bu arkadaşlarımıza bağlı olacaksın ve bu yetmezlikleri aşacaksın“ demişti.

Şehit Muhyettin hevalin ailesindeyiz. Çok ilgi gösterdiler. Öğleye doğru evin sahibi kaldığımız odaya geldi. Arkadaşların hazırlanmamız gerektiğini söylediklerini aktardı. Daha yarım saat geçmemişti ki „kalkın gidiyoruz“ dediler. Yine iki ayrı minibüsle yola koyulduk. Artık karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Belli bir yere vardıktan sonra indik arabalardan. 


6 saatlik yürüyüş

Artık gerilla sahasındayız. Gerilla için gerekli malzemeler ve elbiseler verildi hepimize. Bu eşyaları düzenlerken gerilla tecrübesi olan arkadaşlar, Rohat’ın deyimiyle, biz „yeni katılımlılar“a yardımcı oluyorlardı. Gece saat 24.00 sıralarında yan yana tıkabasa doluştuğumuz odalarda yattık.

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra silah, şarjör ve mermiler de dağıtıldı. Böylece gerilla donanımı tamamlanmış oldu.

Yola çıkış zamanını beklemeye başladık. Herkeste heyecan arttıkça artıyordu. Artık günlerce devam edecek yolculuk başlayacaktı. Net değil hangi geçişi kullanacağımız. Normalde belli bir yol kesitinden sonra arabalarla Zap’a yakın bir noktaya gidiliyordu. Ama bugünlerde Parti ile KDP arasındaki bir olaydan dolayı küçük bir pürüz yaşanıyordu. Bu nedenle Zap’a tümüyle yaya yürüme ihtimali vardı.

Bekleyiş devam ederken, haber geldi „saat 16.00’da yola çıkıyoruz“ diye. Arkadaşlar daha da hareketlendi. Son olarak su için küçük mataralar da dağıtıldı. 

Yaklaşık beş-altı saatlik bir yol yürüyüşü ardından konaklama noktasına vardık. Çok derin bir vadiydi. Etrafı büyük kayalıklarla çevriliydi. Derinlere inerken yer yer elfeneri kullanmak zorunda kaldık. Serhat (Suudi) son noktada bir kayadan diğerine fırlayıp düşmüştü. Çenesinden ve bir parmağından yaralanmıştı.

Suyu gördüğümde „Ava Mezin Ava Mezin“ diye başlayan ama devamını bilmediğim türkü aklıma gelmişti. Bir olayı daha çağrıştırmıştı. Kasım ‘87 yılında Ava Mezin’nden geçerken bir grup arkadaş kurulan pusu sonucu şehit düşmüştü. Bu grup içerisinde yakından tanıdığım, devrimci olmamda rol oynayan ve uzaktan akrabam olan Aydın Bulut da vardı. Onları bir kez daha andım.


İsmi gibi Hayırsız Dağ

Hem susamış, hem de yorulmuştuk. Hedef noktamız Çiyayê Bêxêr (Hayırsız Dağ)’dır. Yağmur gittikçe şiddetleniyordu. Yürüyüş temposu düşüyordu. Ta Ava Mezin’den bu yana Çiyayê Bêxêr görünüyor olsa da, yürüyor yürüyor, bir türlü ulaşamıyorduk. Gerçekten de ne hayırsız dağdı ismi gibi...

Bir sırtta birkaç kom ve Kürt çobanlar vardı. Komlarda koyun ve çobanlarla birlikte yaşıyorlardı. Üç ayrı koma yerleştik. Koyunların yattığı yerler olsa da, bizim için o an bulunmaz yerlerdi. Çoğu arkadaş hemen yer kapıp yatmaya başladı bile.

Bir saat sonra tek parçalı çok yüksek bir kayalığın altındaki bir-iki çadırdan oluşan nizamiyeye ulaştık. Bizden önce çıkan iki takım da orada bekliyordu. Biz de o gece orada sabahladık.

Kahvaltıdan ve çay içtikten sonra tekrar yola çıktık. Hep yokuş yukarı yürüyecektik. Yaklaşık iki saat sonra Zap „şehri“nde olacaktık. Dağların doruklarına ince karlar da düşmüştü.

Yorgun argın, zorbela çıktığımız dağın sırtından merhabalaştık Zap’la...

17 Aralık 1996

* Serxwebûn Gazetesi’nin emektarı Özgür Politika’nın kurucusu Enver Polat (Selçuk Şahan’ı) 11 Nisan 1998 yılında Besta’da bir hava saldırısında kaybettik. Saygıyla anıyoruz