Ünlü savaş teorisyeni Carl von Clausewitz, 19. yüzyılın şafağında, savaşı, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi olarak tanımlıyordu. Elbette o dönemde ‘siyaset’ sözcüğüyle, geniş anlamda siyasetin, egemen güçlerin birbirleriyle ilişki ve çatışmalarının anlaşıldığı hatırda tutulmalı. Siyaset, içeriyi yönetmekten çok dışarıyla ilişkili bir şeydi ve kimin dost, kimin düşman olduğuna da egemen güç karar veriyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında Foucault bu önermeyi tersinden düşünecektir: Siyaset, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir. Çünkü artık siyaset yalnızca uluslararası ilişkiler düzleminde tanımlanan bir şey olmaktan çıkmış, ‘içeriye’ girmiştir. ‘İçeride’ siyaset, artık yalnızca ‘öldürme hakkı’nı muhafaza etmeyi değil, bir yönetme krizini ve sorununu da içermeye başlamıştır. Egemen güç, şu ya da bu biçimde ‘meşru’ olmalıdır ve meşruiyetin kaynağı da artık kralın ilahi hakkından gelmediğine göre, egemen, rıza üretmek zorundadır. Kestirmeden söylenirse, devlet aygıtının devasa bir rıza üretimi makinesine dönüşmesi sürecidir bu.
Siyasetin içeriye doğru genişlemesi olarak tarif edebileceğimiz bu olgu, beraberinde, dost-düşman ayrımlarının da içeriye taşınması sonucunu doğurmuştur. 19. yüzyılda siyaseti içeriden kavramaya dönük girişimlerin belki de en parlak olanı Karl Marx’ın girişimidir. Proletaryanın bir milletinin olmadığını söylerken, dünyanın bütün proleterlerini birleşmeye çağırırken ve temel çatışmanın üretici güçler ile üretim araçlarının sahipleri arasında cereyan ettiğini belirtirken, hep klasik dost-düşman ayrımını lağvetmeye, yerine bir başka dost-düşman ayrımını yerleştirmeye çalışmaktadır. Açık olduğu üzere, dış güçlere karşı bir düşmanlık hali değil, içeride tariflenmiş bir çatışma durumu söz konusudur. 19. yüzyıl proletaryası, devrim efsanesini, kimin dost ve kimin düşman olduğuna karar verebilme cesaretiyle yaratmıştır biraz da. Devletin ve burjuva sınıfının buna yanıtı da çoğunlukla ideolojik manipülasyonlar olmuştur. Örneğin ‘yerli’ ve ‘milli’ hassasiyetler, milli düşmanlar gibi…
Bu ideolojik manipülasyonlar, düşmanın hayali ve gerçek inşa edilmesini olduğu kadar, kendisine bir düşman gösterilenlerin de hayali ve gerçek inşa edilişini içerir. Bu inşa sürecine ilişkin en berrak örneklerden bir tanesi, “çözüm süreci” içerisindeyken, Türk İslam sentezinin (ortak ölçülebilir olmayan şeylerin bir sentezi olabilirmiş gibi berbat bir şaka) sözcüsü, Neo-Osmanlıcı medyanın, bir anda, ordudaki kimi subayların ve yine Kandil’deki kimi gerillaların “Alevi” olduklarını keşfetmesiydi. Sözüm ona bir barışı kurmak için bir başka nefret hafızasının devreye sokulmasıydı bu. Yine elbette Alevilerin düşman olarak inşası sürecinin de bir parçası… E vallahi Türk insanının barışı bile tuhaf bir biçimde ancak nefretiyle zemin bulabiliyor kendisine. Sürekli bir düşman gösterilmeksizin idare edilemeyecek bir insan topluluğu…
İşte AKP’nin sürekli devreye soktuğu aygıt da bu türlü bir dost-düşman ayrımıdır. Haklarını teslim edelim; ‘radikal’ bir siyaset icra etmeyi başarıyorlar. Son derece kararlı bir biçimde “İşte düşman!” demeyi beceriyorlar her seferinde. Bu da kendi dışlarında kalanlara -MHP haricinde- radikal bir yanıt ile kem küm etme biçiminde ikili bir seçenekten başka bir şey bırakmıyor. MHP’yi hariç tutuyorum, çünkü kadim düşmanlığın partisinin, işte düşman dendiğinde, hırıldayarak sahibinin peşine takılmaktan başka yapabileceği bir şey zaten yok. Bu ‘besleme’ olma durumunu da “Türk’ün efsanevi kahramanlığı” masalıyla telafi etmeye devam etsinler.
Çözüm süreci sona erince, devlet içi güçlerin, neredeyse yekpare bir blok halinde, kimi işaret ederek “İşte Düşman!” dediklerini hepimiz biliyoruz. Ürettikleri siyaset, Clausewitz ile Foucault’nun işaret ettiği düzlemde cereyan ediyor: Savaş ile siyasetin, siyaset ile savaşın başka araçlarla devamı niteliğinde olduğu tuhaf bir eklemlenme durumu. Savaşı siyasetin bir devamı ve siyaseti de savaşın bir devamı olarak kurguladıkları için iç politika ile dış politika akıl almaz bir biçimde iç içe geçiyor. İçeride dış politikanın eylem ve söylemleri, dışarıda ise iç politikanın eylem ve söylemleri devreye giriyor.
“İşte Düşman!” denilerek, bir savaş makinesi, bütün işlerliğiyle devreye sokulmuşsa, birilerinin bu makineyi tam da cephede karşılamaya karar vermesi, her şeyden önce siyasetin gasp edilmesine karşı bir girişim değil midir? “Kimin dost, kimin düşman olduğuna biz karar veririz” diyen 19. yüzyıl proletaryasının sesi yankılanmıyor mu bugün Kürdistan’da? “İşte Düşman!” sesleri yükseldiğinde, işaret edilenin kuyruğunu kıstırıp kaçmasını beklemiyorsak, bugün Kürt gençlerine kızmaya kimsenin hakkı yoktur. Buna kalkışan devletin saldırılarını doğallaştırmaktan, normalleştirmekten öte bir şey yapmayacaktır.