AKP zindanlarında özgürlük tutsaklarının başlattığı açlık grevi direnişi kırkıncı gününü geride bırakıyor. Başlangıçta küçük bir grupla başlasa da giderek tüm cezaevlerine yayılan bu direniş, bu gün onbinin üzerinde bir eylemciyi içine almış bulunuyor. Hem tüm cezaevlerine yayılmış olması, hem de ulaştığı kitlesel düzey direniş eyleminin gücünü ve önemini ortaya koyuyor. Eylemcilerin amaçlarını elde etme tutumlarında çok yüksek düzeyde kararlı oldukları görülüyor.
Başlangıçta bir grup PKK ve PAJK’lı tutsak tarafından başlatılan açlık grevi eyleminin farklı örgütlerden binlerce insanı içine aldığı bilgisi basına yansıyor. Devrimci Karargâh ve MLKP örgütlerinden tutuklularında katılmış olması eylemsel tabanı genişletiyor. Öyle ki, içlerinde BDP’nin tutuklu milletvekilleri bile var. Kadın ve erkek tutsaklar direnişi birlikte yürütüyorlar. Hatta AKP’nin tutukladığı çocuklardan bir kısmının da açlık grevine katılmış olduğu belirtiliyor.
Zindanlarda gelişen açlık grevi direnişinin süreçle bağlantılı ve örgütlü olduğu ortaya çıkıyor. Tüm eylemcilerin ortak amaçları var ve bunlar da çok somut. Zindan direnişçilerinin söz konusu amaçları direnen Kürt halkının amaçlarıyla tamamen örtüşüyor. Onlar da eylemlerinin başına ve merkezine “Öcalan’a Özgürlük” hedefini koymuşlar. Bu temelde Kürt sorununun demokratik siyasi çözümünün önü açılsın istiyorlar. İmralı’da hazırlanmış olan protokoller temelinde müzakerelerin başlamasını gerekli görüyorlar. Her gün onlarca genç ölür ve yaralanırken, bu duruma sessiz ve seyirci kalamayacaklarını belirtiyorlar.
Elbette özgürlük tutsaklarının bu tutumları ve duyarlılıkları son derece anlamlı. Sadece siyasi nedenlerle tutuklanmış olan insanlardan da başka tür bir tutum beklenemez. Sürece ilgisiz ve olup bitenlere seyirci kalmaları istenemez. Böyle olsalardı, zaten tutuklu olmazlardı. Çünkü siyasetle ve toplumsal sorunlarla uğraşmazlardı. Oysa hepsi böyle yoğun bir bilinç düzeyine ve duyarlılığa sahipler. Bu nedenle herkesten önce harekete geçmişler. Böyle bir öncülük düzeyinde oldukları için herkesten önce tutuklanmışlar.
Yıllarca zindanda ve ağır koşullarda yaşayan insanlar açısından kırk günlük bir açlık duruşu ciddi bir süre demektir. Zaten zindan koşullarında yıpranmış olan bedenlerin fazla dayanabilmesi zordur. O bakımdan zindanlardaki durumun çok kritik bir sürece girmiş olduğu açıktır. Nasılki dışarda yaşanan savaşa tutsaklar seyirci kalmayıp harekete geçtilerse, zindanlarda yaşananlara da dışarıdakilerin seyirci kalmaması gerekir.
Eylemci tutsaklar amaçlarını ve tutumlarını çok açık ve kararlı bir biçimde ortaya koymuşlardır. Bu amaçlar demokratik zihniyet ve politika açısından karşılanamayacak türden değildir. Zaten Kürt ve Türk toplumlarının genel ve ortak arzuları haline gelmişlerdir. Zindan direnişçilerinin yaptıkları ise, bu duruma tercüman olmak ve mümkünse yeni sürecin başlaması için bir kıvılcım oluşturmaktır. Zindandaki direniş durumunu bir dayatma olarak değil de, sorunların çözümü için bir kıvılcım olma isteği biçiminde algılamak daha doğrudur. Nitekim toplumun geniş kesimleri böyle algılamaktadır. Bu nedenledir ki tüm demokratik çevrelerde önemli bir duyarlılık ve destek gelişmiştir. Demokratik toplum giderek daha güçlü ve birlik içinde harekete geçmekte ve çözüm arayışına girmektedir. Bu tutumu ve çabayı elbette geliştirmek gerekir. Çünkü, dışarda her gün kan döken toplumun aynı şeyin bir de zindanlarda yaşanmasına tahammülü yoktur. Zindanda yaşanacak olumsuz olayların sonucunu hiç kimse kaldıramaz. Bunu herkesten önce AKP iktidarı bilmeli ve yakın tarihten ders çıkarıcı olmalıdır.
Diğer yandan mevcut eylemlilik için de zindan direnişçilerinin kararlılık düzeylerini sınamaya yönelmemek gerekir. Nitekim her türlü baskıya rağmen kırk günün tartışmasız bir biçimde geçmiş olması kararlılık düzeyinin çok açık göstergesidir. Eylemci tutsaklar ne kadar kararlı olduklarını söz ve tutumlarıyla netçe ortaya koymuşlardır. Bu konuda yakın tarih de öğreticidir. PKK’li tutsaklar “Yapacağız” derlerse yaparlar. 1982 Diyarbakır zindan direniş gerçeğini hatırlamak gerekir. Bu çerçevede oluşmuş çok önemli bir zindan direniş tarihi gerçeği de vardır. Kürdistan Özgürlük Hareketinin zindan direniş tarihi açısından günümüzdeki eylemlilik üçüncü büyük zindan direniş dalgasını oluşturmaktadır. Bundan önce iki büyük zindan direniş dalgası yaşanmış, ikisinden de PKK ve Kürtler başarıyla çıkmıştır. Yani hem Kürtler hem de PKK bu konuda son derece bilinçli ve tecrübelidir. Bu gerçeği görmemek çok ciddi bir körlük olur ve bu da ağır hatalara yol açar.
PKK zindan direniş tarihinin birinci halkası, 12 Eylül faşist-askeri darbesine karşı gelişen 1982 Diyarbakır zindan direnişidir. PKK’nin yönetici kadrolarından Mazlum Doğan, Kemal Pir ve M.Hayri Durmuş önderliğinde gelişen bu büyük direniş, 12 Eylül faşist-askeri rejimini çok ciddi bir ideolojik yenilgiye uğratırken, PKK’nin fedai direnişçiliğinin de sağlam temlerini atmıştır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bunu “Özgür yaşama köprü olmak” biçiminde değerlendirmiştir. Yani açlık grevi eylemi, zindan direnişi deyip geçmemek gerekir. Bazılarının “Zindanda da mücadele mi olur, direniş mi gelişir” yaklaşımını PKK gerçeği kırmıştır. 12 Eylül rejimi ile Kürdistan Özgürlük Hareketi arasındaki ilk ve en büyük hesaplaşma zindanda yaşanmış, Kenan Evren cuntası yenilirken, PKK direnişçiliği ve Kürt halkı zafer kazanmıştır. Bizzat Kenan Evren’in kendisi bu yenilgiyi itiraf etmek zorunda kalmıştır. Daha sonraki gerilla ve halk direnişi, 1982 zindan direniş gerçeği üzerinde yükselmiştir.
PKK zindan direnişinin ikinci büyük halkası, uluslararası komploya karşı 1998-2000 döneminde yaşanmıştır. Bu direniş dalgasına doğrudan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan öncülük etmiştir. Uluslararası komploya karşı “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarıyla gelişen direniş, her yerde önce bir zindan direnişi olarak başlayıp gelişmiş, daha sonra da Büyük İmralı Direnişi olarak devam etmiştir.
Bu ikinci büyük direniş dalgasının da büyük şehitleri ve savaşçıları vardır. Bu ikinci dalgada da kazanan PKK ve Kürt halkı olmuş, uluslararası komplo ilk ve en ağır yenilgisini bu direniş karşısında almıştır. PKK’ye ve Kürtlere karşı uluslararası komployu tezgâhlayan Ergenekoncular, günümüzde “Darbe davaları”, “Ergenekon davaları” biçiminde bu nedenle, PKK ve Kürtler karşısında başarılı olamayıp yenildikleri için yargılanmaktadırlar. Uluslararası komployu tümden yenilgiye uğratmak üzere gelişen mücadele 1998-2000 döneminin başarısı üzerinde yükselmektedir.
Şimdi PKK zindan direniş tarihinin üçüncü büyük halkası yaşanmaktadır. Bu direniş halkası esas olarak 14 Nisan 2009 siyasi soykırım operasyonlarına karşı, bu temelde Kürt Özgürlük Hareketini imha ve tasfiye etmek isteyen AKP faşizmine karşı gelişmektedir. İmha ve tasfiyeyi önleyerek Kürt sorununun demokratik siyasi çözümünün önünü açmayı hedeflemektedir. Bu da somut olarak “Öcalan’a Özgürlük” amacında odaklanmaktadır. 1982 ruhu yeniden canlanmaktadır.
 Zindanlarda gelişen direniş, Kürt sorununun Demokratik Özerklik çözümünü geliştirmek amacıyla Kürt halkının geliştirdiği topyekûn demokratik direnişin temel bir parçası olmaktadır. AKP’nin dayattığı faşist-soykırımcı zihniyeti ve politikaları kırmayı amaçlamaktadır. Kürt sorununun demokratik siyasi çözümünün önünü açmayı, bu temelde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürce çalışabilir hale gelmesini hedeflemektedir.
Şimdiye kadar ilk iki halkada da kazanan PKK ve Kürt halkı olmuştur. Üçüncü dalga kararlılığı da PKK ve Kürtlerin yeni bir zafer kazanacağını netçe göstermektedir. Ne Kenan Evren cuntası, ne de Beyaz Türkçü Ergenekoncular PKK zindan direnişçiliği karşısında ayakta duramamışlardır. Dolayısıyla Yeşil Türkçü Ergenekoncu AKP’nin karşı durması da imkânsızdır. AKP hükümeti akıllı ise daha önceki süreçlerden ders çıkartarak, zindan direnişleriyle çatışmayı değil, uzlaşmayı esas almalıdır. AKP’yi kurtaracak, yenilgisini önleyecek tek tutum budur.
Bu temelde yüce amaçlar uğruna geliştirilen büyük zindan direnişini selamlıyor, tüm demokratik güçleri büyük bir duyarlılık ve birlik içinde zindan direnişiyle dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz!..