Mehmet Zahit EKİNCİ Havalanırken gözüme kocaman bir cami ilişiyor. Bana 20 Lira veren Balkan göçmeni amcayı düşünüyorum ve teşekkür ediyorum içimden. Sonra İstanbul küçüle küçüle bir nokta haline geliyor. Aradan yıllar geçse de ne o amcayı ne de verdiği 20 Lira’yı unutuyorum.

Sabah yürüyüşü için parka doğru ilerlediğimde yerde 20 Euro ilişti gözüme. Alıp almamakta tereddüt ettim ilk önce. Ben almasam başkası alacaktı. ‘Yerde kalacağına cebimde kalsın’ deyip aldım. Parkta bank üzerinde oturup, birilerinin telaşlı bir şekilde “Paramı kaybettim, buldunuz mu acaba” demelerini bekledim ama kimse gelmedi.

Bundan 20-21 sene önceydi. Cezam Yargıtay’da kesinleştikten sonra illegal bir hayat sürmek zorunda kalmıştım. Her ne kadar sahte bir kimlikle İstanbul’da yaşasam da kalbim hep ürkek bir güvercin tedirginliğindeydi. Tanımadığım ya da bana dikkatli bakan herkese ‘acaba sivil polis olabilir mi’ diye geçiriyordum içimden. Öyle ki iki yıl gibi bir zaman dilimi içerisinde yakalanmamak için onlarca ev değiştirdiğimi hatırlıyorum. Farkında olmasam da gittiğim evlere tedirginliğimi de götürüyordum. Çoğu geceler kuşlar gibi uykuya dalmamla kalkmam bir oluyordu. En küçük tıkırtıda bile “acaba polis mi geldi” dediğim, tüylerimin diken diken olduğu yıllardı.

Korkuyor muydum? Evet korkuyordum. Kısa süreliğine de olsa geçirdiğim cezaevi süreçleri, kaç defa olduğunu sayamadığım gözaltılar, işkenceyle geçen karanlık geceleri düşündükçe özgürlüğün ne kadar vazgeçilmez olduğuna kanaat getiriyordum. Korktuğum tek şey, özgürlüğümün elimden alınması korkusuydu.

Tavşan kaç tazı tut

Bir tekstil atölyesinde çalışıyordum o zamanlar. Patronun telaşla yanıma yaklaşmasına anlam vermeden, “Çabuk hemen kaç” dediğini hatırlıyorum. Nihayetinde yerim tespit olmuştu. Merdivenleri ikişer üçer atlayarak tehlike çemberinden çıkmak istiyorum. Atölyeden çıkmamla polis ekiplerinin atölyeye baskın yapması arasında sadece dört dakikalık bir an geçmişti. Atölyenin tam karşısında bulunan bir camiye sığınıp, olup bitenlere anlam vermek istedim ilkin. Polisler atölyenin etrafını kuşattığını, çatısına keskin nişancı bile yerleştirmişlerdi. Sonradan bana anlatılanlara göre polis, işverenimi “Sen böyle teröristleri nasıl yanında çalıştırırsın” diye olmadık hakaretlere maruz bırakmıştı.

Kapana kısılmış yaralı bir kurt gibi çaresizdim. Her yanı puşt zulası İstanbul’da ayakta kalma mücadelesi verecektim. Gidebileceğim her yerin polis gözetiminde olacağını tahmin ediyordum. Ama ne olursa olsun başımın çaresine bakmalıydım. İşyerine ait elbiselerle kaçtığım için cebimdeki 20 Lira’nın da atölyede kaldığını öğrenince neye uğradığımı şaşırıyorum.

20 Lira bağış yapan amca

İstanbul Bayrampaşa yakınlarında bir parkta sabahlıyorum. Her tarafım buz kesmiş. Yorgun, uykusuz ve açım. Sıcak bir çay için neler vermezdim ki! Yeni bir günün müjdesini veren sabah ezanının sesi, benim için de kurtuluşun müjdesi oluyor adeta. Daha önce hiç gitmediğim bir caminin kapısından dalıveriyorum içeri. 8-10 kişiden oluşan cemaatin hepsi bana kuşku dolu ve tedirgin gözlerle bakıyor. Miski amber kokan caminin içi bir anda benim iki gündür çıkarmadığım çorabın kokusuyla değişik bir kokuya bürünüyor. İnsanlar yüzlerini buruşturarak birbirlerine bakıyor. Kimse cesaret edip de yanıma gelip sormuyor. Cemaatin dağılmasıyla beraber Balkan göçmeni olduğunu tahmin ettiğim bir amcayla yalnız kalıyoruz. Amca daha önce beni camide görmediğini söyleyince, inşaatlarda çalıştığımı ve iki gündür iş olmadığı için parkta yattığım yanıtını veriyor. Cüzdanından çıkardığı 20 lirayı bana uzatıyor. Nazlanmadan kabul ediyorum.

Adım arananlar listesinde

20 Lira ile karnımı doyurduktan sonra ulaşılması gereken yerlere ulaşarak durumumu aktarıyorum. Uzun süre evlerde saklanıyorum. Yine aynı tedirginlik, aynı telaş… Mümkün mertebe evden çıkmıyorum. Hatta pencere önlerine bile çıkmam yasak. Bu süre zarfında bana pasaport ve vize işini ayarlayacaklar. Pasaport için bir polisle anlaşma sağlanmış ama benim gidip imza karşılığında pasaportumu Emniyet’ten almam gerekiyor. Bunu yaptığım takdirde bir daha ellerinden kurtulamayacağımı düşünüyorum, ancak başka çarem yok. Emniyet’e adım attıktan sonra ruh halimi tarif etmem imkansız. Emniyetin ilk katında benim de aralarında bulunduğum bir liste asılı. Neyse ki oldukça eski bir fotoğraf. Yıllar önce gözaltındayken çekilmişti.

İdam sehpasına yürür gibi

Pasaportu almak için altıncı kata çıkmam gerekiyor. Adımımı attığım her merdiven ömrümden ömür alıyor. İdam sehpasına doğru giden bir ölüm mahkumu gibiyim. Geldiğime lanet ediyorum. Ama bu saaten sonra yapacak hiçbir şey yok. Soğuk terler sırtımdan akıyor. Altıncı kata girdiğimde pasaport için uzun bir kuyruk olduğunu görüyorum. Bir polis yüksek sesle adımı söylediği zaman “Her şey buraya kadarmış” diyorum içimden. Her şeyi yiğitçe karşılamak istiyorum. “Buyrun” diyorum “Benim”. “Lütfen şuraya bir imza atın, pasaportunuz hazır” diyor.

İmza attıktan sonra buyrun bir çayımızı için dediğinde bunun bir şaka ya da oyunun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Çayı içerken titremem görülmesin diye iyice masanın altına uzatıyorum bacaklarımı. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Pasaportumu aldım, dikkat çekmeyeceğini bilsem merdivenleri beşer beşer atlayacağım adeta.

Ayrılık vakti

Vize işlemleri de bittikten sonra en geç iki gün içerisinde Almanya’ya gideceğim bana bildiriliyor. Kaldığım yer annemlere yakın. Son kez de olsa annemi görme isteğim güvenlik gerekçesiyle reddediliyor. Çaresiz kabulleniyorum. Son gece şehr-i İstanbul’un ışıklarını gözüme hapsederek sabahlıyorum. Annem iki sokak ötemde. Bir daha görecek miyim bilmiyorum.

Ertesi sabah erkenden uyandırılıyorum. Yüreklerin buza kesildiği bir Aralık sabahında havaalanına geliyorum. Gözyaşlarım İstanbul’un yağmurlarına eşlik ediyor. İyisiyle, kötüsüyle İstanbul’la altı senelik hukukumu sonlandırıp ayrılıyorum. Havalanırken gözüme kocaman bir cami ilişiyor.

Balkan göçmeni amcanın bana verdiği 20 Lira’yı düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum içimden. Sonra İstanbul küçüle küçüle bir nokta haline geliyor. Aradan yıllar geçse de ne o amcayı ne de verdiği 20 Lira’yı unutuyorum.