Muzaffer KAYA


Polonya’nın Bağımsızlık Günü olarak kutlanan 11 Kasım’da Varşova’da Avrupa yakın tarihinin en büyük faşist kitle gösterilerinden birisi gerçekleşti. Yaklaşık 60 bin kişinin katıldığı gösteriye diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden katılımlar da oldu. Tüm aşırı sağ eylemlerde gördüğümüz göçmen karşıtı, islamofobik, ırkçı sloganlar bu yürüyüşte de hâkimdi. Yürüyüşün adı “Tanrı’yı İstiyoruz” olsa da bu slogan yürüyüşçülerin dindarlıklarından çok İslam karşıtlığından kaynaklanıyordu. Yürüyüşçülerin çoğunun genç erkekler olması ve tüm fotoğraflara yansıyan ışıklı sis bombaları, fanatik bir taraftar grubunun maç sonrası yürüyüşünü andırıyordu.

Polonya’daki yürüyüş, Avrupa’nın ve dünyanın her yerinde yükselen aşırı sağın çarpıcı görünümlerinden birisiydi. Bu hızlı yükselişinin boyutlarını, en son geçen aylarda yapılan Fransa ve Almanya seçimlerinde de görmüştük. Almanya’da AfD’ye 2013’de yüzde 4,7 olan seçmen desteğinin 2017’de 12,6 ya fırlamış olması artık yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Son yıllarda Trump, Putin, Urban, Modi, Erdoğan gibi liderlerin temsil etiği “neo-liberal otoriterlik”ten 21. yüzyıl faşizmlerine geçiş yaşanıyor. Elbette bu kaçınılmaz bir süreç değil, tarihin bizi nereye doğru götüreceği, hep olduğu gibi, bugün de şu anda yapacaklarımıza bağlı.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişinde özellikle Arap Devrimleri’nin bastırılması sonrasında yaşanan göçmen krizinin önemli bir neden olduğu söyleniyor. Örneğin Almanya’da AfD’nin oy patlaması, Merkel’in yaklaşık 1 milyon Ortadoğulu göçmene kapıları açmasının kaçınılmaz sonucu olarak gösteriliyor. Burada genellikle üstü atlanan, göçmen karşıtlığının neo-liberal ekonomik politikalarla olan bağlantısı. Göçmenlere yönelik tepkinin yoksulluğun en çok arttığı bölgelerde ve ekonomik pozisyonlarını kaybeden orta alt kesimlerde daha yoğun olması bir tesadüf değil. Neo-liberal ekonomi politikaların yarattığı sosyal gerilimler, etkili bir sol alternatifin oluşturulamadığı durumlarda, aşırı sağ akımlar tarafından popülist söylemlerle manipüle ediliyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma, sosyal hizmetlerdeki kesintiler, emlak ve finans spekülasyonu vb. politikaları sorgulamak yerine, kendisinin işsiz kalmasından ya da kiraların yükselmesinden göçmenleri sorumlu tutan ve bunu ırkçı söylemlerle meşrulaştıran faşist zihniyet hızla yaygınlaşıyor. Başka bir deyimle Batı ülkelerindeki ırkçı miras, on yıllardır toplumsal eşitsizliği ve güvencesizliği arttıran ekonomi politikalarının yarattığı sosyal yıkım üzerinden yeniden yükseliyor.

Aşırı sağ popülizmin son yıllardaki hızlı yükselişi 2008 küresel ekonomik krizi ile doğrudan ilişkili. Ekonomik kriz, İngiltere’de Corbyn, Amerika’da Sanders, İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza örneklerinde olduğu gibi sol politikalara yeni bir ivme verse de, bu süreçte sağ popülizmin yükselişi daha belirgin bir çizgi olarak öne çıktı. Sol parti ve hareketlerin küresel sermayeye karşı henüz güçlü alternatifler oluşturamadığı koşullarda, sağ popülizmin istikrarlı bir şekilde yükselişine tanıklık ediyoruz. 21. yüzyıl faşizmleri olarak niteleyebileceğimiz aşırı sağ hareketlerdeki canlanmanın, dönemsel ve bölgesel değil, uzun süreli küresel bir eğilim olacağının altını çizmek gerekiyor. Sol, dünyanın her yerinde, küresel faşizmle mücadele halinde kendini yeniden inşa edip ezilenlerin umudu haline gelmek zorunda.

Bu çerçevede Erdoğan rejimini günümüzün tipik neo-liberal, sağ popülist ve otoriter rejimlerinden birisi olarak değerlendirmek mümkün. Ancak bu genel bakış Türkiye’deki duruma ilişkin oldukça eksik bir okuma olur. Türkiye’deki politik durumun neo-liberal otoriterliğin hâkim olduğu diğer ülkelerden daha ağır ve sancılı olmasının nedeni Kürdistan sorununda yeniden savaş politikalarına dönülmüş olması. Erdoğan’ın rejim değişikliği girişimi ile ülkede ve bölgede sürdürdüğü savaş politikaları iç içe geçmiş durumda. Türkiye’de faşizme geçiş, Türkiye ve Suriye Kürdistanlarında yürütülen savaşla doğrudan bağlantılı, bu sayede inşa edilebiliyor. Erdoğan, Haziran 2015’de kaybettiği parlamento çoğunluğunu savaş çıkararak altı ay sonra yeniden kazandı.

Türkiye örneği bize 21. Yüzyıl faşizmlerinin küresel bir eğilim olmakla beraber her ülkenin kendi tarihsel mirası ve güncel politik konjonktürü içinde biçimlendiğini gösteriyor. Bu durumda sol, ulus aşırı dayanışma ağlarını kurarken anti-faşist mücadelelerin ülke özgünlüklerine göre şekilleneceğini de hesaba katmalı. Örneğin Türkiye’de faşizme karşı mücadele barış mücadelesiyle iç içe geçmek zorunda. 

Henüz bu küresel tehditle baş edebilecek ideolojik donanıma ve örgütsel ağlara sahip değiliz. Ancak ilk elden yapılması gerekenler de sır değil. Öncelikle mücadelenin ulus aşırı karakterinin altı çizilmeli. Herhangi bir ülkedeki anti-faşist mücadele, küresel demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak görülmeli ve eşitlik zemininde dayanışma ilişkisi kurulabilmeli. Toplumsal mücadeleler arası ulus aşırı bağlar ne kadar güçlenirse, rakip devletlerin bu mücadeleleri kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırma politikası o ölçüde etkisizleşecektir. Ayrıca doğruluğu pek çok tarihsel örnekte sınanmış olan, tüm demokratik dinamiklerin ortak hareket edebilmesini sağlayacak geniş demokrasi cephelerinin inşa edilmesi bir zorunluluk. Faşizmlerin her zaman ekonomik kriz koşullarında güçlendiğini düşünecek olursak, neo-liberalizme ve krize karşı uygulanabilir alternatif ekonomi politikalarının üretilmesi son derece önemli.

Öte yandan, faşizmlere karşı oluşacak geniş cephelerin içinde yer alan radikal solun, kapitalizmin ötesinde, tüm sömürü ve tahakküm ilişkilerinden özgürleşmeyi vaat eden “başka bir dünya” tahayyülünü sürekli yeniden üretebilmesi ve bunun gündelik hayat pratiklerinde bir karşılığının olması gerekiyor. İlerici hareketler ve genel olarak tüm sosyal hareketler için gerekli olan “asabiyet” ancak böyle sürdürülebilir.

Son olarak, yukarda değindiğim çerçevede, Avrupa’ya saçılmış olan Türkiyeli demokratlar (herkesi birleştirecek bir asgari zemin olarak demokrasi savunusu) olarak, Avrupa demokratik kamuoyuna Türkiye’deki barış ve demokrasi mücadelesinin Avrupa’daki anti-faşist mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini ve Avrupa’da faşizmi geriletmenin Türkiye’deki demokrasi güçlerine verilecek destekle doğrudan bağlantılı olduğunu anlatabilmeliyiz. Ve elbette bulunduğumuz her yerde anti-faşist mücadelelerin içinde yer almalıyız. Böylece uzun soluklu, ulus devletlerin manipülasyonlarını etkisizleştirecek, sınırları yatay olarak kesen bir direniş hattı örebiliriz.