
Türk egemen iktidar güçlerinin klasik özel-psikolojik savaş yöntemlerinden birini de ülkede yaşanan sorunları dış güçlerle izah etmesi oluşturmaktadır. Osmanlı devletinin son yıllarından itibaren de yaşadıkları sorunları da hep bu biçim de izah etme arayışı içerisinde olmuşlardır. Tabii bunu yaparken de kendi kontrolü altında olan kitlelerde milliyetçi duyguları kabartmaktan da geri kalmamışlardır. Özelliklede sorunların daha fazla derinleştiği ve içerisinden çıkılamaz hale geldiği koşullarda tek çare olarak bunu görmektedirler.
Derler ya alıcısı varsa, satanı da çok olur. Türkiye’de egemen iktidar güçlerinin kendi toplumları haline getirdikleri kitlelerde de, bu özel psikolojik savaş yöntemi hep karşılığını bulmuştur. Dinci, milliyetçi duygularla bilinçleri dumura uğratılmış kitleler, bu tür özel psikolojik savaş yöntemleri devreye girdiğinde egemen iktidar güçlerinin söylemlerine kulak kabartmışlardır.
Bugün Türkiye’de yaşananlarda bu gerçeklik içerisinde yerini almaktadır. Egemen iktidar güçleri artık ülkeyi yönetememektedirler. İlan ettikleri Olağanüstü Hal ile ancak iktidar koltuğu üzerinde kalabilmektedirler. Yaşadıkları kriz içerisinde çıkılamaz bir hale gelmiştir. Öyle ki, günü nasıl kurtaracaklarının telaşı içirişine girmişlerdir. Bundan tek çıkış yolunu da özel kirli savaşlarını daha da derinleştirmekte görmektedirler.
Bugün Türk egemen iktidar güçleri, Kürdistan halkına karşı da böyle bir savaş yürütmektedir. Ki, böyle bir savaşı yürütürken temel olarak kullandığı yöntem özel psikolojik savaş olmaktadır. Bu savaş yöntemini öne çıkarırken de yine kullandığı temel argüman, öncekilerden farklı olmamaktadır. Hep sorunları dışarıda aramaktadır. Kürdistan halkının son derece haklı ve meşru talepleri doğrultusunda yürüttüğü savaşının nedenlerini bunlara bağlamakta ve izah etmektedirler.
Gelinen aşamada ise Türk egemen iktidar güçleri giderek daha derinleştirdikleri özel psikolojik savaşın kapsamını da genişletmişlerdir. Sadece Kürdistan’da yürüttüğü özel-kirli savaşına, topyekün fiziki ve kültürel soykırım saldırılarına oluşturduğu kitlelerin destek sağlaması ile yetinmemektedirler. Bununla birlikte uluslararası güçlerinde desteğini almaya çalışmaktadırlar. Ya da onları buna mecbur etmek istemektedirler. Buna ihtiyaç da duymaktadırlar. Bunun içinde farklı yol ve yöntemlere başvurmaktan da geri kalmamaktadırlar. En son olarak Türkiye’de, içerisinde Alman vatandaşlarının bulunduğu insan hakları savunucularının önce gözaltına alınmaları ardından da tutuklanmaları, böyle bir yaklaşımın sonucu olarak gerçekleştirilmiştir.
Dikkat edilirse, TC devleti uluslararası alanda teşhir ve tecrit edilmiş bir hale gelmiştir, DAİŞ’in arkasında olan kara güç, onun suç ortağı olarak kabul edilmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan dahil, bakanlar ve devlet görevlilerinin o ülkelere girmeleri sakıncalı bulunmakta, toplumla ilişkilenmeleri tehlikeli görüldüğünden engellenilmektedir. Bu şekilde adeta “istenmeyen adamlar” olarak ilan edilmişlerdir. Haklarında savaş ve insanlık suçları işledikleri uluslararası kuruluşlara, mahkemelere başvurular yapılmaktadır. Yine başta Avrupa ülkeleri olmak üzere TC devleti adına hareket eden konsolosluk görevlileri vb. ajanlık yaptıkları için ya haklarında soruşturmalar yapılmakta ya da o ülkelerden kovulmaktadırlar.
Tüm bunlarda TC devletinin, yaşadığı kriz ve sorunları daha da derinleştirdiği gibi, onu adeta nefes alamaz bir hale getirmiştir. Yaşadığı bu sıkışmışlık hali ise, onu daha da saldırganlaştırmış ve ne kendi ne de güvence verdiği uluslararası yasaları bir yana bırakarak tanımaz hale getirmiştir. “Yaptım oldu” mantığıyla hareket etmesine ve herkesin de bunu öyle kabul etmesini istemeye kadar götürmüştür. Bir nevi TC devletini, herkesi tehdit eden, onlara istediğini yaptıran, haraca bağlayan 21.yüzyıl dünyasının korsan devleti haline getirmiştir.
İçerisinde Avrupa ülkelerinin vatandaşlarının da bulunduğu insan hakları savunucularının TC devleti tarafından ceza evlerine alınmasının nedenini de böyle bir gerçeklik içerisinde yerini almaktadır. TC devleti yapmış olduğu bu tutuklamalarla Avrupa devletlerine şantajda bulunmakta ve onları tehdit etmektedir. Bununla işlediği savaş ve insanlık suçlarına aradığı desteği vermelerini, yürüttüğü ajan faaliyetlere olanak tanımalarını istemektedir. “Eğer bunları yapmazsanız daha fazlasını yaparım”, “daha önce defalarca da görüldüğü gibi; DAİŞ’i üzerinize salar, bombaları patlatır, satırlı- silahlı ve kamyonlu saldırganları harekete geçiririm” demektedir. Daha önce bu tür tehdit ve saldırılardan sonuç aldığı için pervasız bir yaklaşımdan da geri kalmamaktadır. Bu anlamda yöntem olarak öne çıkardığı özel psikolojik savaş ile Avrupa devletleri üzerinde de Türkiye’ de kendi oluşturduğu kitleler üzerinde olduğu gibi bir sonuç almak istemektedir.
Böylece TC devleti bunu yaparken kendi gerçekliğini de ele vermiştir. Özel psikolojik savaşın temel argümanı olarak kullandığı “sorunların kaynağı dış güçlerdir” söyleminin bir demagoji olmaktan öte bir anlam ifade etmediğini kendi ağzıyla itiraf etmiştir. Bunun karşısında asıl doğru olanın da içerde yaşadığı sorunları bastırmak ve ezmek için dış güçlerin desteğine duyduğu ihtiyaç gerçekliği olmuştur.