
18 senesi dolmuş yirmi birinci yüzyılın. İster bir tür sıkışma olarak değerlendiriniz; ister bir tür kendilik estetiğinin ideolojik bir görünümü, isterse de bir tür nostaljiye kaçış: Okumakta olduğunuz satırların yazarı yirminci yüzyıldan çıkamamış olmakla mustarip. Yalnızca oraya kök salmak değil mesele; çünkü zaten bizzat yirmi birinci yüzyıl, yüzyılımız köklerini oraya salmış durumda. Kök denilen şey gövdenin ve dalların başka yerlere uzanması ereğini de barındırmaz mı zaten biraz da? Eh, şimdi örneğin Deleuze’den, Althusser’den vs. beslenen bir eleştirinin de muhatabı oluveriyorum, farkındayım: “Ne demek kökte bir erek olarak bulunan gövde ve dallar fikri? Seni Hegelci seni!” Fakat ancak bir çağdaş dile getirebilir bu eleştiriyi ve doğrusu ‘Hegelci’ olarak işaretlenmek kendi başına bir eleştiri de içermez. Hegelciliğe yönelik muazzam eleştiri literatürünün arkasına saklanmaktır bu biraz da. Hiç Hegel okumadan Hegel’den nefret eden insanlar tanıdım. Neden? Çünkü Oedipal döngüler, baba figürleri, babalar ve adları… Ya da tersinden, Marx ve oğulları… Mesela çok ilginçtir, Anti-Oedipus yazarının bile Oedipal bir taklidin nesne-öznesi haline gelebilmesi. Gerçekten yalnızca Deleuze Hegel’den nefret ediyor diye Hegel’den nefret eden insanlar da tanıdım. Ama nefreti devralınan her figür, kendisinden bağımsız olarak, devralanın Oedipal babası haline gelmiştir çoktan. Bu kısa tartışmanın da gösterdiği üzere, hala 18. ve 19. yüzyıllarla tartışan bir yirminci yüzyıla aitiz hepimiz; argümanlarımız da karşı-argümanlarımız da bu envantere kayıtlı. Yirmi birinci yüzyılı sevmedim efendim ben; ama bunu bile dile dökecek, bir duygulanımlar envanterine kaydedecek dili yine yirminci yüzyıldan alıyorum: “İtip beni / balıma dadanan bu çağı sevmedim” diyordu Gülten Akın.
Edebiyatın işi biraz da budur: Başımıza gelen, fakat adını koyamadığımız kimi duygulanımlarımızın adını koyan, bir tür duygulanımlar envanteri oluşturan bir etkinlik. Agamben, Thebes kentine musallat olan Sfenksin bilmecesine de gönderim yaparak şunları söylüyor bu türlü bir envanter oluşturma konusunda: “Eğer duyarlık her çağın kendisini ona karşı ölçmesi gereken Sfenks durumundaysa, bizim çağımızın çözmek zorunda olduğu bilmece de ilk olarak 1. Dünya Savaşının karanlığı altında Paris’te ya da imparatorluğun çöküşü sırasında Prag’da formüle edilmiş olan bilmecedir. Bu, o zamandan bu yana değerli felsefe ve edebiyat eserlerinin üretilmediği anlamına gelmiyor – yalnızca, bu eserlerin, çağın yeni duygulanımlarının bir envanterini içermediği anlamına geliyor. Bunların, kendilerini geçmişi yeniden değerlendirmekle ya da sabırlı bir biçimde nüansları kaydetmekle sınırlamadıklarında görünür olan büyüklükleri, zihnin halleri sorusunu kararlılıkla bir kenara bırakmalarını sağlayan gösterişsiz ve makul tutumlarından meydana gelmektedir. Duygu durumunun bir kaydı; ruhun bu sessiz müziğini dinlemek ve bunun çevriyazısını yapmak, Avrupa’da 1930’larda bir kereliğine ve sonsuza dek sona erdi.”
Malum, Sfenks bilmecesinin yanıtını veremeyenleri öldürüyordu. En son Oedipus’a sorduğu bu bilmece de şuydu: “Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?” Oedipus, belirli bir yaşa kadar emekleyen, sonra yürümeyi öğrenerek iki ayağının üzerine dikilen ve yaşlanıp da bacakları güçsüzleşince bir bastonun ya da asanın desteğini alan varlığı düşünerek yanıtlamıştı bu soruyu: İnsan! Bilmecenin çözümü, bir muammanın da çözümü anlamına geliyordu. Siyasal bir varlık olarak Thebes kent devletini mümkün kılan da bu muammanın çözümüydü. Bu çözüm hem düz anlamda hem de mecaz anlamda ‘insan’dı. Sfenks yok olmuş, Oedipus meşruiyetini soydan değil, bir bilmecenin yanıtından, dolayısıyla ‘insan’dan ve bilgiden alan kralı olmuştu Thebes’in.
Agamben’in işaret ettiği muammayı Sfenks referansıyla düşününce, Avrupa’nın 1930’larda kaybettiği şeyi, bizlerin henüz kaybetmemiş olduğu kanısına varıyorum; edebiyat düzeyinde değilse de siyasal düzeyde. 1930’larla ilgili olarak, entelektüel bir elitin sınır-deneyimi olan şeyin, sözü edilen dönemde bir kitle deneyimine dönüşmüş olduğunu söylüyor Agamben. Düşüncenin en sarp zirvelerinde, şimdi şair ve filozof, kendilerini sonu gelmez bir gezegensel kitlenin eşlik ettiği bir durum içerisinde buluyorlar. Yani bu ikisinin özgül deneyimi, kitlelerin akışı içerisinde kaybolup gidiyor. Kitlelerin duygu durumu kaydı alınabilir bir müzik oluşturmaz; o, salt bir gürültü patırtıdır. Ama ya bu gürültü patırtıyı, doğru bir maestronun yönetiminde, isyancı bir atonal müziğe dönüştürmek mümkünse? Evet, Avrupa’nın kaybetmiş olduğu bilmece, bizim önümüzde duruyor hala. Sfenksi kendi karanlığına göndererek siyasalın yeniden mümkün olmasını sağlayacak bir yanıt bekliyor bizden. Yirminci yüzyılın çıkamıyor olmamızın nedeni de budur belki biraz.