Hasan KILIÇ

Türkiye’nin yönetim sistemini ve rejimini değiştiren 16 Nisan referandumundan sonra, kimin bu yetkileri, nasıl yürüteceğine dair belirleyici olacak 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinde son düzlüğe gelindi.

Bugüne kadar ki kamuoyu araştırmaları ve genel eğilim HDP’nin hem Cumhurbaşkanlığı hem de Parlamentoda kilit parti olduğu yönünde sinyaller veriyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinde kilit parti olan HDP, tarihi bir başarıya imza atmıştı. Bu seçimden sonra kurulan AKP/MHP ittifakı, Çöktürme Planı’nı devreye koydu. Bu süreçte kentler yıkıldı. Seçilmişler ve binlerce kişi tutuklandı. Belediyelere kayyum atandı. Kültürel değerler ve mezarlıklar yıkıldı. Ablukalarda vahşet görüntüleri muhtemelen hiçbir zaman silinmeyecek şekilde hafızalara kazındı. AKP/MHP ittifakı devlet krizini Kürtleri bastırarak, haklarını inkar ederek ve egemenliği paylaşma taleplerini zorla bastırarak aşmaya çalıştı. Fakat Çözüm Süreci ile biriken, 7 Haziran seçimleri ile açığa çıkan Türklük Krizi’ni çözmesi de gerekiyordu. Bunun için de aşırı milliyetçi imgeleri ve bölünme paranoyasını bir arada pompalayarak Kürtleri neo kolonizasyon, Türkleri ise oto kolonizasyon süreçlerine tabi tutmak istedi. AKP/MHP ittifakı bu sürecin amacına ulaşması için baskıları ülke sathına yaydı. OHAL uygulamaları ile kolonizasyon süreçlerinin rızaya değil, zora dayalı bir temele sahip olduğunu gösterdi.

Bu istibdat altında 16 Nisan referandumunda “şaibeli” bir evet çıkardı. Fakat içeride AKP/MHP ittifakının rızayı esas almaması, entelektüel fukaralığı, iktidar hastalığının bütün semptomlarının açığa çıkmaya başlaması; dışta ise Kürtlerin direnmeyi bırakmaması, ekonomik gidişatın olumsuz verilerle ivme kazanması, kamuoyunda genişçe bir kesimin siyasi okumasının Türk-Kürt ekseninden çıkarak demokrasi, laiklik, hukuk, ekonomi gibi kavram setleri etrafında dönmesi devlet ve Türklük krizlerini daha güçlü şekilde tekrar ayyuka çıkardı.

7 Haziran 2015’ten 24 Haziran 2018’e kadar geçen süreçte, HDP’nin hala kilit parti konumunda olması, yukarıda anlatılan tablonun kanıtı olarak gösterilebilir. Belki de Jacques Lacan’ın ifadesi tekrar hayat bulmuştur. Rivayet edilir ki, Lacan’a sorarlar “Hayaletler neden geri döner?” diye. Lacan’ın cevabı ise şu olur: “Uygun şekilde gömülmedikleri için.”

AKP/MHP ittifakı tarafından üç yıldır hem afyon hem de vitamin olarak kullanılan milliyetçilik, enerjisini ve donuklaştırıcı etkisini kaybetmeye başladı. Bu iklimde girdiğimiz son düzlükte, tüm partiler ve Cumhurbaşkanı adayları konumlarını ve hamlelerini netleştirmeye başladı.

AKP ve Erdoğan’ın bugüne kadar ki söylem ağacına baktığımızda iki stratejik konumlanmayı net şekilde görürüz. İlk konumlanma HDP ve Demirtaş üzerinden gerçekleştiriliyor. HDP ve Demirtaş’ın “siyasi rakip” pozisyonundan “düşman” pozisyonuna çekilmesi, Erdoğan’ın söz ağacının en sık kullanılan argümanı oldu bugüne kadar. Erdoğan’ın hemen hemen aynı cümleleri, gün aşırı bir şekilde vurgulaması konumlanmasının niyetlerini de açığa vuruyor. Erdoğan’ın Demirtaş’ı azmettirici, HDP’yi dinsiz olarak tanımlaması öncelikle liberal ve muhafazakâr Kürt seçmeninin HDP’den uzaklaşmasını sağlamaya yöneliktir. Eğer HDP’nin doğal hinterlandında bulunan bu seçmen grubu uzaklaşırsa HDP için baraj altı kalma durumu oluşabilir, bu da AKP’ye 80 civarında milletvekili kazandırabilir. Böylece parlamento çoğunluğunu sağlamakta zorlanmaz. Bu retorik ile elde edilmek istenen ikinci amaç, CHP’den HDP’ye geçecek oyları engellemek, üçüncü amaç ise Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2’nci turunda Muharrem İnce ile Kürtlerin yakınlaşmasını engellemektir. Her iki amaç da AKP’nin tahayyül ettiği otoriter iktidarına kavuşmasını kolaylaştırıcı hamlelerdir.

Erdoğan’ın söylem ağacında gördüğümüz, ikinci stratejik konumlanma MHP ve İyi Parti ekseni kurmak istediği dengedir. AKP ve Erdoğan, HDP’yi baraj altında bırakamaz ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 2’nci tura kalırsa (ya da kabulüyle) hem Parlamento’da çoğunluğu hem de 2’nci turda milliyetçi-muhafazakâr seçmen hinterlandını bagajına almak için İyi Parti’ye ihtiyaç duyacaktır. Kuşkusuz bu tabloda, sıfırlanmış MHP’dense İyi Parti, AKP pragmatizmine daha fazla yarayacaktır. Eğer Erdoğan ve AKP bu hamlesini gerçekleştirebilirse, Muharrem İnce’yi Kürtler üzerinden kriminalize etme, “yerli-milli olmayan” diye imleme, “bürokratik-elit eski Türkiye” olarak kodlama şansını yakalayacaktır. Daha 24 Haziran’a varmamışken AKP MHP arasında gelişen gerilimler, Erdoğan’ın Akşener ile ilgili hakaret dilini kullanmaması gibi göstergeler, AKP’nin bu opsiyonu alet çantasında tuttuğunu göstermektedir. Erdoğan bu opsiyonu gerçekleştirebilecek siyasi zemini yakalarsa, 7 Haziran’dan sonra “Türklük Krizi” üzerinden meşrulaştırmaya çalıştığı siyasi atmosferi, bir kez daha benzer retorikler ile meşrulaştırmak isteyebilir. Hatta bu meşruluğa alan açmak için “Kandil Operasyonu”nu 2’nci Tura saklamış olabilir. Nihayetinde bu stratejik konumlanmanın gerçekleşmesi, kuşkusuz ki, İyi Parti’nin duruşuna ve siyaset/devlet içerisinde fraksiyonların karşılıklı mücadele ve tutumlarına da bağlı olacaktır.

Erdoğan’ın bu stratejik konumlanmalarına karşılık Muharrem İnce’nin en iyi yaptığı iş, bir yandan kendisini tanımlarken öte yandan Erdoğan’ı da bizatihi kendisinin tanımlamasıdır. Kıraathane tartışmasında Erdoğan, İnce’nin kendisini tanımladığı yerden savunma refleksine girerek tuzağa düştü. Bu tuzak, İnce’nin kendisini tanımlamasına yol vermesi ve kendisini başka türlü tanımlayabilme becerisini gösterememesiydi. İnce, popülizmin henüz nüvelerini sergilese de, tutturduğu tempo ile Erdoğan’ı her gün daha fazla merkezde gösteriyor ve halkı bu merkeze karşı inşa etme söylemini güçlendiriyor. Daha da önemlisi Erdoğan’ın gündem yaratma hususundaki sorunu, İnce’nin popülizmi ile ilgilidir. İnce kendisini tarif etmekle yetinmeyip Erdoğan’ı da tarif edince, kurumsal merkezin gündemini işletmek Erdoğan’a, halkın gündemini işletmek İnce’ye kalıyor. Nitekim apolet sökme meselesine baktığımızda, Erdoğan’ın propagandasının neden istediği hassasiyet ve tepkiyi yaratmadığını kendisini merkezin temsili olarak konumlamasında bulabiliriz. Merkezin gündemi apoletli paşaya sahip çıkmak iken halkın gündemi mitingde izletilen “Tosun Paşa” videosu olabiliyor. Çünkü siyasetin aksı İnce tarafından halk ve karşısındaki merkez söylemiyle kuruluyor.

24 Haziran seçimlerinin son düzlüğüne girerken her iki sandıkta, Erdoğan’ın Akşener üzerinden murat ettiği siyaset aksı ile İnce’nin popülist siyaset aksı kadar belirleyici olacak bir başka etken de HDP’nin tutumu olacak. Erdoğan’ın Akşener’i HDP üzerinden sıkıştırarak muhalefet cephesinden koparmak isteyeceği açık şekilde görülmeye başlandı. Bunu başarmasını Akşener’in onayı belirleyecek ama Akşener’in karar alması ile ilgili süreci doğrudan HDP’nin tavrı etkileyecek. Şöyle ki, Erdoğan’ın Akşener’i HDP ile yan yana görünme üzerinden sıkıştırarak kendi tarafına çekmeye çalışmasına karşı HDP süreci okuyup cevap geliştirebilirse Erdoğan’ın hamlesini boşa düşürebilir. Buradaki HDP siyaset aksını, Erdoğan’ın kuracağı “milliyetçi-muhafazakâr ve diğerleri” aksını bozuma uğratacak şekilde kurarsa, Erdoğan’ın “Türklük Krizi” alarmizmi boşa düşebilir. Türklük Krizi’nin seferberlik yaratma potansiyelinin panzehiri, demokrasi talebini ve ortak gelecek tahayyülünü sahici şekilde serimlemektir.

Yukarıdaki ihtimaller ve senaryolar üzerinden düşündüğümüzde HDP, tarihsel bir misyon üstlenmiş durumdadır. Tarihten ders çıkarma, politik okumanın/söylemin esneklik kat sayısı ve parti içi disiplinin tahkim edilebilmesi, söz konusu tarihsel misyonun başarıyla tamamlanmasını doğrudan etkileyecek potansiyel başlıklardır. Nitekim bunların ne kadar gerçekleşeceğini görmemize az bir süre kaldı.

Turgut Uyar’ın cümlesiyle “Bütün mümkünler kıyısındayız” ve bizler HDP’nin sürece müdahalesini hep birlikte göreceğiz. Ama biz şimdilik şu cümleyi şuraya not düşmekle yetinelim: Siyasi akıl,  toplumsal-politik-iktisadi gerçeklik ile öznenin fantezisi arasındaki makasta değerini bulur. Elbette ki tarih bu değeri ölçüp notunu verecektir. Fakat umutsuz olmamız için tek bir neden bile yokken, umutlu olmamız için çokça nedenimiz bulunmakta. Ve umudumuzun esaslı kaynağını tekrar Lacan’a bağlayarak söyleyelim: Bir HDP hayaleti dolaşıyor, Türkiye’nin aydınlık geleceğinin üzerinde…