Silopi, Cizre, İdil ve Sur direnişlerinin bastırılması, yüzlerce ölüm ve ortaya çıkan korkunç yıkım sonrasında birçok insan aynı soruyu soruyor: Başka bir yol mümkün mü?
Kuşkusuz Ortadoğu’da her koşulda her yol mümkün olabilir. Ama an itibariyle geri dönülmesi çok zor bir yola girilmiş durumda. Çatışmalar henüz başlamışken Özel Harekat polislerinin yaztığı ırkçı duvar yazılarından birini hatırlayalım: "Kurdun Dişine Kan Değdi" Aylar öncesinde durum aslında bu değildi. Lakin şimdi Türk devletinin ve Türk toplumunun büyük bir bölümünün içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi bu sözden daha iyi tarif edebilecek başka bir cümle bulunamaz.
Devlet, savaş bloğuyla PKK’yi askeri anlamda bitirebileceğine inanıyor. Başta sadece MHP’yi, şimdi CHP’yi de içine alan savaş bloğu küçülmüyor, aksine büyüyor. Daha da önemlisi, Kürtlerle savaş Erdoğan’a siyaseten kazandırıyor. Temel amacı olan "Türk tipi başkanlık sistemine" hiçbir zaman kendini bu kadar yakın hissetmemişti. Kifayetsiz muhteris devlet kapasitesi yüzünden Suriye’de ve Ortadoğu’da kaybettiği tüm itibarı, Kürtleri ezerek içeride ikame etme derdinde. Bu psikolojik avantajla AKP’nin orta vadeli gayesi, HDP içinde ve HDP seçmenleri arasında PKK üzerinden ihtilaflar yaratmak olacak. Bugünü berrak görebilmek için savaşın nasıl başladığını hatırlatıp bugüne gelmek gerekiyor.
Savaşı kim başlattı?
Dünyanın her yerinde olduğu gibi, müzakere masası bir kez kurulduktan sonra çatışmalar başladığında her iki taraf da birbirini suçlar. Devlet tarafına baktığınızda, Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesiyle PKK çatışmasızlığı bozdu; HDP tarafına baktığınızda ise Erdoğan kendi siyasi ikbali için Haziran seçimleri sonrası savaş çıkardı. İki duruşun da hakikatin tam resmini çizdiğini söylemek zor.
Bugün yaşadığımız sürecin temel kırılma noktası, tam bir buçuk yıl önce başladı, yani 6-7 Ekim’deki Kobanê eylemleriyle... Davutoğlu, 13 Şubat 2016’da yapmış olduğu bir konuşmada, 6-7 Ekim sonrasına ilişkin güvenlik birimlerine şunları aktardığını söyledi: "Çözüm sürecinin bitmesi ihtimaline hazırlıklı olun. Ben bir gün size ‘O gün geldi’ diyeceğim, o güne bütün hazırlıklarımız tamam olmalı. Bütün eksiklerinizi tamamlayın." Anlaşılan o ki, Davutoğlu’nun "o gün" dediği "gün", 6-7 Ekim 2014’ten sadece 1 ay sonra gerçekleşti.
Eylül 2014’te Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın hazırladığı "Çöktürme Planı", sadece bir plandı. Kobanê eylemleri sonrası gündeme alındı. Nokta Dergisi’nin tüm detaylarıyla ortaya koyduğu savaş hazırlığının tarihçesine bakıldığında, İçişleri Bakanlığı’nın farklı firmalarla yapılan sözleşmelere onayının 24 Kasım 2014 ve 30 Aralık 2014’te tamamlandığı görülüyor.
Yapılan hazırlığın kapsamının bir kısmı şu: Binlerce Özel Harekatçının Kürt kentlerine yollanması, 379 TOMA, 186 adet zırhlı personel taşıyıcı ve müdahale aracı, 120 adet zırhlı personel taşıyıcı ve 120 adet zırhlı taktik tipi araç alımı yapıldı. Çarpıcı olan, yapılan alımlar arasında 20 adet zırhlı kazıcı yükleyici tipi taşıt olması, diğer bir deyişle "hendek kapatma" aracı alımlarının yapılması... Hem de sadece Cizre’nin bazı mahallelerinde kısıtlı sayıda birkaç hendeğin olduğu dönemde. Savunma Bakanlığı bünyesinde TSK’nın yaptığı hazırlıkların detaylarını bilmiyoruz bile. Sonuç olarak, devlet ricali, Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlenmesini "ulusal bir mesele" olarak gördü ve tüm savaş hazırlıklarını ona göre yaptı.
Kürt Özgürlük Hareketi
stratejik hata mı yaptı?
Kaçınılmaz bir savaş söz konusuysa, yapılan hatalar ancak askeri-taktiksel hatalar olabilir, stratejik değil. Kürt Özgürlük Hareketi’nin temel taktiksel hatasının devletin yapabileceği katliam ve yıkımın üst limitlerini hesap etmemek olduğu anlaşılıyor. Duran Kalkan’ın, Cizre için, "Ağır bir bilanço oldu. Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız, hata yapmışız. Düşman da olsa karşımızdaki güçlerin insan olduklarını sanıyorduk" sözleri, silahlı bir toplumsal hareketin lider kadrosundan pek duyulmayacak düzeyde özeleştiri barındırıyor. Diğer yandan, her askeri hata, siyasi bir yanlış okumanın da sonucudur.
Cizre katliamına giden yolda, hareketin isabetli hesap edemediği üç dinamik oldu. Birincisi, sürecin askeri inisiyatifini devlete bırakma, direnişin izole edilmesine imkan verme, topyekün direniş durumunda bir sonraki adımının ne olacağına ilişkin halka yönelik net bir resim ortaya koymama durumuydu. İkincisi, Türk devletinin uluslararası alandaki manevra kabiliyetinin üst sınırlarını tespit edememekti. Kürt Özgürlük Hareketi’nin temelde kendi özgücünü hesap ederek kararlar aldığını hatırlatarak söyleyelim: ABD’nin İncirlik Anlaşması'yla Türkiye’nin savaş politikasına tamamen sessiz kalacağı, Avrupa’nın göçmen krizi yüzünden tüm değerlerini Türkiye ile pazarlıkta tamamen satabileceği hakikati görülemediğinden, devletin hızlıca çatışma eşiğinden katliam eşiğine gelebileceği öngörülmedi. Üçüncüsü, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürt kentlerindeki legal kurumsallaşmasının yarattığı hantallığın, çatışmasızlık sürecine endeksli biçimde oluşturulan siyasi gövdenin manevra hızının devletten bu denli geri kalabileceği tahmin edilemedi.
Çatışmanın kaybeden tarafı
Kürt Hareketi mi?
Kürt Özgürlük Hareketi, ortaya çıktığı günden bu yana devletle çatışmanın temel dinamiğini bir irade savaşı olarak görüyor. Elde ettiği kazanımlar da bu perspektifle gerçekleşti. Bu irade savaşında 2000’lerden bu yana "silahlı mücadele" temel/merkezi mücadele yöntemi olmadı, taktiksel oldu. Ama Cizre katliamı, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tabanında bir çatallanmaya yol açtı. Bir yanda devlet şiddetiyle sinen kitleler, diğer yanda ise tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar radikalleşmiş bir toplumsal çekirdek yarattı. Çekirdekten gelen stratejik kırılma talebi, sadece bir talep değil, aynı zamanda katılımcı ve icracı bir niteliğe sahip.
Doksanların unutulmaması gereken dersini hatırlayalım: Ortaya konan irade kendisini yeniden üretebildiği sürece kazanmanın ya da kaybetmenin ölçütü ölümler ya da yıkımlar değildir. Demirtaş’ın ifade ettiği gibi, devletin yaptıkları sonrası sadece Silopi’de 500 civarında genç PKK’ye katılmışsa, Kürt Hareketi’nin kaybettiğini söylemek ilerleyen süreç için bir dizi yanlış değerlendirmelere yol açar. Ankara patlaması, devletin katliam politikasının olası sonuçları üzerinde bir süreliğine durup düşünmesine yol açtı. Lakin savaş bloğu olduğu yerde duruyor. Burada bir yarılma olmaması demek, devletin katliam siyasetini sürdürmesi anlamına geliyor. Devlet, dişine kan değmiş kurt kibriyle, Kürt Özgürlük Hareketi'ni stratejik tercihlerini değiştirmeye zorluyor; arkadaşlarının ve akrabalarının bedenleri yakılıp paramparça edilmiş, aile üyeleri katledilmiş binlerce gencin öfkesinin hiçbir anketle ölçülemeyeceğini zerre hesap etmeden...