Biri Kızıldere, diğeri Kızılırmak…
Bahardır, zulüm bitmez.
Devlet; en büyük zulümlerini baharlara saklar.
Bahar; doğanın uyanışı, halkların ise Newroz’udur.
30 Mart Kızıldere;
Korkarlar halkların uyanışı eşlik etsin doğanın uyanışına, ondandır halklarımızın en güzel çocuklarını hep baharlarda katlettiler; “kerpiçten yapılmış evin etrafı ablukaya alınır.” Havada uçuşan ateş topları, yerde havan topları, makineli tüfekler.
Devlet bir kez daha katliam buyurmuştur; “yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar!” Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Saffet Alp, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Ömer Ayna.
Devrimcilere dönük bu katliam, ‘derin devlet operasyonu’ olarak devletin kayıtlarına geçer. İlk kurşunu sıkan Jandarma Teğmeni operasyondaki başarısından dolayı ödüllendirilerek birkaç ay sonra da Üst Teğmenliğe terfi ettirilmiştir.
Devletin zulmüne direnen devrimciler var.
30 Mart Kızılırmak;
Siz ‘Kızılırmak boyları’ biz ise orayı Qoçgîrî (Koçgiri) olarak biliriz. Ama büyüklerimiz bizden hep sakladılar buranın ‘Qoçgîrî’ olduğunu.
Bende çocukluğumda hiç sormadım/soramadım buranın kadınlarına; “siz neden hep siyah giyersiniz?” diye.
Benim babaannemin hiç başka renklerden elbiseleri olmamıştı, hep siyah giyerdi.
Taki O’nu tanıyana kadar. Mahir Çayan’ların yoldaşıydı Cafer Demirel. 1989 tarihinde bir grup yurtsever devrimci arkadaşı ile devletin Kürdistan’daki katliamlarını protesto etmek için öğrencisi oldukları İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünü işgal ederler. İşgal sonrası Tokat’da yaşayan ailesini ziyarete geldiğinde ben ilk ideolojik ajitasyonumu kendisinden dinlemiştim.
Dilinde, “Ya El Salvador, Ya Kurdistan” sloganı vardı.
Devrimciydi, devrime ayarlıydı.
Aşkların bile devrime ayarlandığı zamanlardı.
Ben işte o zaman tanık oluyor ve izliyordum, devrimci olmak nedir, devrim nedir diye. Cafer Demirel’de büyük bir enerji vardı, heyecan vardı, durmadan anlatırdı.
Saçları beyaza dönen, yüzündeki kocaman tebessümü ile Elif Ana’nın sevgi, birazda kaygı ve endişe ile bizi izlediği zamanlardı.
Anlatacak çok şeyleri vardı Cafer Demirel’in.
Sonra gitti Cafer Demirel, gittiğini duyduk sadece, adresi olmayan bir yere. Sonra Türkmen Demirel gitti.
Devrimci bir kadın nasıl olur? Soruma ilk cevabım her zaman Türkmen Demirel oldu benim. Kavga şehir şehir büyüyordu.
Fırat’ın ‘batı’sı, ya da ‘doğu’su, fark etmiyor, devletin nizamı “ne yaptıysak vatan için yaptık” can almaya devam ediyordu. Ormanlar yakılıyordu, köyler, dereler...
1992’lerde de…
Bir 30 Mart sabahı daha, Qoçgîrî’de köydeyim, derelerin çağıl çağıl aktığı zamanlar. Sobaların yanmaya devam ettiği bir zaman, televizyon ekranında, İstanbul okuyorum, eylem okuyorum, Cafer Demirel okuyorum…
Mahallemizin az ilerisindeki derenin kenarına atıyorum kendimi, bilincim/aklım kabul etmiyor, edemiyorum, daha iki ay olmamıştı kendisini İstanbul’da görmüştüm.
‘Bir devrimci daha, Cafer Demirel öldü’ diyemedim ben hiç bir zaman,
Kızıldere’den Kızılırmak’a onlar nehirlerin, derelerin çağıldayan sesleri olmaya devam ediyorlar.