Televizyon ekranında Hakkari’de çatışma ortasında kalan çocukların yüzlerindeki, seslerindeki korkuyu görünce, özellikle operasyon bölgelerinde yaşayan halkın silah ve bomba sesleri nedeniyle uyuyamadıklarını, normal bir hayat yaşayamadıklarını, kamu hizmeti sunması gereken eğitim ve sağlık çalışanlarının dahi bu nedenlerle bölgede görev yapmadıklarını, öğretmensiz, doktorsuz bir yaşama mecbur edildiklerini belirten açıklamaları, insani bir yaşam istekleri geldi aklıma. Bırakın barışı, silahların susmasına hasret insanları ne kadar biliyoruz?
O Hakkarili çocukları düşünürken, kendimi 12 Eylül 1980 sabahında buldum. Sabahın körüydü. Evren darbeyi duyururken televizyonun karşısındaydık. Neden kalkmıştık o saatte ve neden televizyon başına toplanmıştık, hatırlamıyorum. Ama Evren “…TSK yönetime el koymuştur” dediğinde göğsümün sıkıştığını, sessizce ağladığımı hatırlıyorum. Okul gazetesine yazdığım bir yazı nedeni ile çok değil, iki ay sonra, ilk gözaltımla karşılaşacağımı dahi bilmezken, beni o derece endişelendiren şey Hakkarili çocukların gözlerinde, seslerinde olan şeydi anlayabildiğim.
12 Eylül, malum... Özellikle muhalifleri hedef alan tutuklamalar, işkenceler, sokak infazları, hak gaspları, sendikaların, derneklerin partilerin kapatılması… Faşizmin bu acımasız çirkin yüzüyle yaşadık uzun yıllar boyunca. Manzara, şimdiye ne çok benziyor değil mi? 
12 Eylül darbesinin 31. seneyi devriyesindeyiz. Aradan 31 yıl geçti. Ama darbe geçemedi. Sadece anayasası, yasaları ve kurumları ile değil ve belki en çok da faşist yönetme anlayışı ve yöntemleri ile yaşamımıza hükmetmeye devam ediyor. Çocukların gözlerinde aynı korku.
15. maddenin anayasadan çıkartılması ile darbenin ve darbecilerin yargılanması, hesap vermeleri sağlanacak derken, aradan geçen bir yılda elimizde gerçek bir tek adım yok. Sorumluların ecelleri ile ölmeleri, zamanaşımı savunmaları derken bu yargılamalar yapılabilecek mi, bu bile belli değil halen. 15. maddenin koruması yerine, belirsizliğin koruması geçirilmiş oldu bir anlamda.
Neden dilde lanetlenen 12 Eylül darbesinin sorumluları korunmaya devam ediliyor?
İlk belirgin sebep; darbenin faşist yönetme zihniyetinin halen itibar görüyor olması zannımca.
Dün askerle maskelenerek ve asker kullanılarak uygulanan faşist politikalar, bugün açıktan emperyalist çıkarlara dayanılarak ve oradan beslenilerek uygulanıyor çünkü.
Savaş, şehit haberleri, barış düşmanlığı, keyfiliğin, saldırganlığın tepe noktadaki seyri, hukuk tanımazlık, ahlak yoksunluğu, karşılıklı suçlamalar, barış isteyenlere yapılan belden aşağı saldırılar, gizli belgeler, ses kayıtları, o, bu… Olağanüstülüğün, şiddetin, kaygının, korkunun olağanlaştığı böylesi zamanlardan en çok da yarını doğru tasarlamaya engel olduğu için endişe ediyorum. 
12 Eylül darbesinin 31. seneyi devriyesindeyiz. Birçok değişik senaryo var devletin geleceğine dair. Ortadoğu’da liderlik, ABD’nin gözdesi olmak falan filan. Peki, halkın geleceği?
Diyebiliriz ki; halkın geleceğini düşünmek barış ve kardeşlik istemek ve bunlar için mücadele etmekse, savaşın mimarı 12 Eylül'le hesaplaşmanın adı da barıştır.