
“Sömürüye sıkılan ilk kurşun bir taşla iki kuş vurmak gibidir; hem sömürgeciyi öldürürsünüz hem de kendi içinizdeki sömürüleni yok edersiniz.”
Jean Paul Sartre
HDP’yi anlatmak için ‘kısa geçmişine ve bugününe çokça hikâye sığdırdı’ demek yanlış olmaz. HDK çalışmaları ile başlayan inşa süreci ve geniş katılımlı tartışmalarla kurulan HDP’nin 4 Kasım tarihine kadar ki serüveni üç ana aşamadan oluşur. İlki kuruluş dönemidir. Bir yandan Sn Öcalan’ın teorik çerçevesini çizdiği kaynaktan beslenmeye çalışan diğer yandan ise farklı yaklaşımlarla karşılaşıp zengin tartışma süreçleri yaşayan ve bunlardan dolayı kuruluş süresi uzayan HDP nihayetinde kurulmuştu. Siyasal ve organizasyonel açılardan güçlenmesi zaman alan HDP, -çeşitli tartışmalardan bağımsız olarak- Gezi Direnişinde praksisini buldu. Her toplumsal-siyasal kesimin ortak değerler ve ideal etrafında taleplerini artiküle etmesi ve kurucu dışarısı olan siyasal bir güce karşı mücadele etmesiydi, bu ruh…
Gezi Direnişinin ruhuyla tanışan HDP, Çözüm Sürecinin yarattığı siyasal zeminle bu ruhu birleştirince Türkiye’deki anti-demokratik yüzde on seçim barajına karşı “biz de varız ve Demokratik Cumhuriyet’i talep ediyoruz” demek için bir meydan okuma aşamasını yarattı. Ve bu yaratım 7 Haziran 2015 milletvekili seçimlerinde halkların önünde bulunan ve sembolik şiddet aracı olan yüzde onluk seçim barajını siyasal ve psikolojik anlamda mağlubiyete uğrattı.
7 Haziran’da sandıktan çıkan Demokratik Cumhuriyet talebine karşı siyasal iktidarın cevabı dört şekilde belirdi: gündelik yaşamın askerileştirilmesi, alarmist milliyetçilik, güncellenmiş sömürgecilik ve vahşetin estetiği. 7 Haziran’dan sonra Türkiye’de başlayan çatışmalar ve artan toplumsal gerilim milliyetçiliği tekrar alarm seviyesine yükselterek gündelik yaşamı askerileştirip linç kültürünü ve vatandaş-polis-yargıç arasındaki ayrımları muğlaklaştırdı. Aynı şekilde ‘işgal’ görüntülerinin yer aldığı ablukalarda, vahşet estetize edilip alarmist milliyetçiliğin hem hırsları tatmin edildi hem de arzuları kabartıldı. Nitekim HDP, bu karşılaşma evresinde siyasi parti rakipliğinden düşmanlaştırılmış ve müdahaleye açık bir entiteye dönüştürüldü. Siyasal alandan dışlama tekniği olarak kriminalizasyon seferberliği arttıkça HDP siyasi bir parti bağlamından çıkarılmaya başlandı. Bu sürece eşlik eder şekilde, medyanın dizayn edilmesi aracılığıyla HDP’nin görünürlüğüne müdahale edilerek bizatihi hakikati elinden alınmaya başlandı. Görmeme-duymama-bilmeme imtiyazı HDP ile dertlenmeyenlere zemin olarak sunuldu. Ve bu süreç boyunca ‘Walter Benjamin’in lokomotifi Dante’nin Cehennemine’ doğru ilerledi. Kendi miladını ise 4 Kasım 2016 tarihinde HDP Eş Başkanları ve Milletvekillerine yönelik gözaltı ve tutuklama süreçlerinde buldu.
HDP Eş Başkanları ve milletvekillerinin gözaltına alındığı 3 Kasım ve tutuklanarak cezaevine kondukları 4 Kasım tarihlerinde yaşananları doğru okumak, verilen karşılıklı baskı-direniş mesajlarını görebilmek yakın geçmişi ve bugünü anlamamıza bir hayli yardımcı olacaktır.
3 Kasım Perşembe günü akşamı HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken’in ‘özellikle’ HDP Genel Merkezinden gözaltına alınması sembolik şiddet örneği olarak kayda geçti. Bilindiği üzere, Baluken İmralı Heyeti üyesi olarak Sn Öcalan ile defalarca görüş gerçekleştirdi. Yine HDP de Sn Öcalan’ın teorik çerçevesini çizerek çerçevesini kazanmasına düşünsel zemin sunduğu siyasi harekettir. Dolayısıyla İdris Baluken’in HDP Genel Merkezinden alınması bir yanı İmralı’ya atıf yapan diğer yanı Çözüm Süreci’ni kötü şekilde yad eden devletin verdiği bir mesajdır. Aynı mekandan devam edersek, Baluken’in gözaltına alınıp polis aracına bindirilirken başının bastırılmak istenmesi de 90’lara özlem duyan siyasi iktidara ait arzunun yeni bir Orhan Doğan görüntüsü yaratma çabasıydı. 90’da olduğu gibi 3 Kasım’da da bastırılmak istenen Kürt halkının iradesi, onuru ve duruşuydu. Ne de olsa Young’un belirttiği gibi “Sömürgecilik yalnızca bir savaş ve yönetim makinesi değil, aynı zamanda bir arzu makinesidir.”
Siyasi iktidarın bu tutumuna karşı HDP Eş Başkanları ve vekillerinin ‘ortak savunması’ kendilerini siyasi iktidarın tahakküm ettiği yargının ve yasamanın değil, halkın yargılayacağını deklare etti. Bu karşı meydan okuma ortak savunmaya şu şekilde yansıdı: “Sizden hiçbir talebim ve beklentim yoktur. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım yargılayabilir.” Bu savunma ve savunmayla uyumlu tutum “mahkeme”yi kendi sahteliği ile baş başa bırakıp HDP’li seçilmişlere gerçek üzerine söz söylem ve kendi hakikatini eline alma hakkı tanıdı.
Nihayetinde, siyasi iktidarın arzuları tatmin etmek ve siyasi rant devşirmek istediği “yargı oyununa” karşı HDP’li seçilmişlerin sergilediği tutum meseleyi “mahkeme” salonlarından, iktidar sözcülerinin cümlelerinden ve basit bir trajediden çıkardı; tarihselleştirerek topluma mal etti. Topluma mal olan 4 Kasım miladı artık Benjamin’in lokomotifinde imdat freni çekilmiş bir şekilde yerli yerinde bizleri beklemektedir. İmdat frenini çeken cesaret, İdris Baluken’in başını bastırmak suretiyle sömürgeci arzulara seslenmek isteyen rejim gücüne karşı kullandığı cümlelerde gizlidir: “Çek elini, öyle kafamı basamazsın. Ben yüz binlerin temsilcisiyim.”
Karşılaşma esnasında senin cesaretin, ötekinin korkusudur. Ezilenlerin gerçek olağanüstü halini yaratmanın zemini vardır. Unutma “Mutlaka kazanacağız!”