Cenevre’den Strasbourg’a - 3

İsveç’te yaşayan Kürtler, Şah rejiminin Kürt yurtseveri Qadırkendi’yi idam etmesini protesto amacıyla Uppsala’dan Stockholm’e doğru yürüyüşe geçmiş ve üç günde 70 kilometre yürüyerek, idamı protesto etmişlerdi.
Avrupa’da düzenlenen ikinci kitlesel ve uzun Kürt yürüyüşü ise 1984 yılında Almanya’da; Hannover-Bonn arasında gerçekleşti.
Kürdistan’daki baskılara dikkat çekmek ve özgürlük mücadelesine destek vermek amacıyla yapılan yürüyüşün mesafesi 300 kilometreydi.
Hannover-Bonn Yürüyüşü Kürt diaspora tarihine kitlesel 'ilk uzun yürüyüş' olarak geçti.
Ne var ki 1993 yılının Aralık ayında Kürdistan Aydınlar Birliği düzenlediği Bonn- Brüksel Özgürlük Yürüyüşü onun rekorunu egale etti.
Kürt aydınları Bonn-Brüksel arasında 12 gün boyunca yürüdüler ve yaklaşık 350 kilometre yol katettiler.
Bonn-Brüksel Özgürlük Yürüyüşü, sadece mesafesiyle değil, ortaya çıkardığı tepkileriyle de Kürtlerin Avrupa’daki en etkili yürüyüşlerinden biri olarak tarihe geçti.
Son 40 yılda Avrupa'da irili ufaklı birçok yürüyüş düzenleyen Kürt dinamiği, Cenevre-Strasbourg yürüyüşüyle, şimdi tarihin en uzun ve en zorlu yürüyüşünü gerçekleştiriyor!
Yüzlerce kişiden oluşan Özgürlük Kervanı dondurucu soğukta on gündür yürüyor! Kervanın önünde 8 günlük bir yol daha duruyor!
1 Şubat’ta Cenevre’den yola çıkan ve 18 Şubat'ta Strasbourg’ta olacak olan Özgürlük Yürüyüşü’nün mesafesi 420 kilometre! Kervan günde ortalama 24 kilometre yol alıyor.
Kimi zaman kar yağışı altında, kimi zaman bıçak gibi kesen rüzgara karşı dondurucu soğukta yol alan Kürt Kervanı, geçtiği şehirlerde bazı etkinlikler de düzenleniyor. Bazen miting, bazen panel, bazen konser düzenliyor.
Yürüyüş Avrupa’da; Kürtler adımlarını bu kıtada atıyor ancak, nefes ülkeyle birlikte alınıp veriliyor.
Katılan herkes Kürdistan’ı; oradaki haklı kavgayı yüreğinde taşıyor. Aslında burada dört parçadan Kürdistan’ın kendisi yürüyor.
Filandiya’dan Avusturya’ya, İngiltere’den Almanya’ya; doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisiyle her Kürt, kendi kaderine hükmetmek; inkara, imhaya ve statüsüzlüğe son vermek; ulusal-demokratik değerleriyle özgürce yaşamak amacıyla yürüyor.
Tarihi yürüyüş bundan başka bir anlam ifade etmiyor.

Disa Disa Serhildan

Her katılımcı yürüyüşe katılma gerekçesini 'özgürlük'le açıklıyor. Kürdistan’da, Türkiye’de ve Ortadaoğu’da yaşanan gelişmelere dikkat çekiyor ve 'artık yeter' diyor.
'Bizim de bu dünyada bir yerimiz, bir statümüz olsun’ cümlesi sıklıkla ifade ediliyor.
Görüşlerine başvurduğum herkes, kenetlenmekten ve birlikte direnmekten söz ediyor ve bu yönde çağrılar yapıyordu.
İmralı'daki tecrite duyulan öfke de kendini sürekli olarak hissettiriyordu. Her katılımcı mikrofonu eline aldığı her defasında Türk devleti ve AKP Hükümeti'nin PKK lideri Öcalan’ın esaretini şantaj aracı haline getirmesini sert sözlerle kınıyordu.
İmralı’daki tecride yönelik her konuşma 'Disa disa serhildan, Seroke me Öcalan' sloganlarıyla son buluyordu.
Tabii, yürüyüşe sadece Kürtler katılmıyor. Kürt dostu devrimci-demokrat Türkler ve Endonezya kökenli Hollandalı (Henry) bir dayanışmacı da katılıyor. Bu da yürüyüşe ayrı bir renk katıyor.

Yaşlılar gençlere taş çıkarıyor

Yürüyüşe katılanlar arasında her toplumsal kategoriden ve çeşitli meslek gruplarından insanlar var. Özgürlük Kervanı’na kadınlar öncülük ediyor ancak, yaşlılar da sergiledikleri performanslarıyla dikkat çekiyor. İlk günlerin yaş ortalaması 50 civarındaydı.
İlerleyen günlerdeki katılımlarla bu oran aşağılara indi ancak, ilk günler yaşlıların performansı görülmeye değerdi.
Kaldı ki ilk gün bazı genç katılımcılar yaşlılara hem acımış hem de 'ayak bağı' olacakları gerekçesiyle dudak bükmüşlerdi. Fakat zaman ilerledikçe sağlık ekibi yaşlılardan çok, kendinden emin bu gençlerle uğraşmak zorunda kaldı.
 Kürdistan İslami Hareketi’nden Mele Şafi ve Mele Salih, KNK’den Haci Ahmedi, Urfalı Ali, Malatyalı Hıdır, Seyda Nizamettin, Mamoste Fevzi, Mirhem ve kendisine 'yaşlı' demeye dilimin varamadığı gazetemiz yazarlarından Sevgili Serhat Bucak Ağabey’in performansı görülmeye değerdi.
Gençlere taş çıkardılar; ilenmeden ve bizimkilerin deyimiyle 'kendini yere atmadan' günlerce yürüdüler de yürüdüler.
Hakkari eski belediye başkanı Metin Tekçe ile çiçeği burnunda sürgünlerimizden Uludere Belediye Başkanı Şükran Sincar da yürüyüşe katılanlar arasındaydı.
Sevgili Metin hastaydı. Kısa bir süre önce ameliyata alınmıştı. Bu yüzden yürürken zorlanıyordu. Sağlık ekibinin tavsiyesine rağmen o da yürüyüşü bırakmak istemiyordu. Ayrıca bizim 6’ıncı Komün’ün sözcülüğünü de yapıyordu.
Metin Tekçe’ye Hakkari belediye başkanıyken daha 7 yıl hapis cezası veriliyor. Cezası kesinleştiği için ya hapse girmesi ya da sürgüne çıkması gerekiyor. Bedenen engelli iki çocuğu da olan Tekçe, önce Güney Kürdistan’a gidiyor.
Oraya yerleşmek, orada mülteci olarak yeni bir yaşama devam etmek istiyor fakat, talebi kabul görmüyor. O da yönünü Avrupa’ya çeviriyor. İsviçre’ye iltica ediyor.
Aradan birkaç yıl geçmiş ama, Sevgili Metin henüz sürgün şokunu atlatamamış. Buraya alışamamış. Alışacak gibi de görünmüyor. Onu dinledikçe sürgündeki ilk yıllarımı anımsıyorum. Ne de olsa hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz.
Şükran Sincar'ın ise sürgün üzerine düşünecek kadar vakti olmamış. Sincar, Uludere’de halkına bıraktığı bayrağı sürgünde yeniden eline almış ve ayağının tozuyla çalışmalara başlamış.
Özgürlük Yolcuları arasında içtenliği, kararlı ve net duruşuyla öne çıkan Zaza’dan da söz etmem gerekiyor. Zaza, sözünü esirgemiyor. Sık sık Avrupa’daki sorunlardan, kurumların yetersizliğinden söz ediyor. 'O eski ruhu arıyorum' diyerek, yakın geçmişe duyduğu özlemi dile getiriyor.
 Morges-Lozan arasında bir süre birlikte yürüyoruz. Zaza’ya özgürlük mücadelesiyle ne zaman ve nasıl tanıştığını soruyorum.
'Solcuydum' ben diyor; 'Ama ulusal sloganlardan da etkileniyordum' diye de ekliyor. Bir yürüyüşte 'Bağımsız Kürdistan' sloganı attığı için örgütü onu eleştirmiş. O da bunun üzerine örgütünü terk etmiş.
'PKK’yi tanıdığımda bir dükkanım, eşim, ailem ve çocuklarım vardı' diyor ve şöyle devam ediyor:
'Bir hafta sonra ne dükkanım, ne eşim, ne de çocuklarım kaldı. Çocukları ve eşimi hayata emanet ettim. Dükkanı ve hanımın bileziklerini sattım ve partiye katıldım. PKK’yi tanıdıktan bir hafta sonra bir de baktım ki dağdayım…'
Lozan’a Zaza’yla birlikte girdik. Önce derneğe gittik. Orada bize ikram edilen yoğurt çorbasından içtik. Ardından Kürdistan’ı dört parçaya bölen Lozan Antlaşması’nın yapıldığı Rumine Sarayı’na gittik. Yakın zaman kadar Lozan Üniversitesi olarak hizmet veren saray, şimdi kütüphane ve müze olarak kullanılıyor.
Grubumuz sarayın önünde, özgürlük şarkıları eşliğinde halay çekiyor. Ben içeri giriyorum. Mirhem ve Fevzi Hoca da geliyor. Doğruca görevliye gidiyoruz. Antlaşmanın imzalandığı salonu görmek istiyoruz. Fakat görevlinin bırakın salonu, anlaşmadan bile haberi yok!
Sanki tarih öncesinden söz ediyormuşuz gibi, aval aval bize bakıyor. Lozan’ın miadının dolduğunu anlıyoruz!
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştı. Sözde Türklerle Kürtler ortak bir vatan kuracaklardı. İnönü başkanlığındaki Türk delegasyonu sözde bu amaçla Lozan’a gelmişti. Ankara’daki Kürt vekiller konferansa bunun için telgraflar göndermiş, Türklerle birarada yaşamak istediklerine dair irade beyan etmişlerdi.
Ancak anlaşma sonrası herşey değişti. Yeni Türk devleti egemenliğini borçlu olduğu Kürt halkını inkar etti. Yetmiyormuş gibi imhaya da yöneldi. Yaklaşık 90 yıl sonra kirli anlaşmanın yapıldığı saraya gelen Kürtler bunun rövanşını istedi.
Artık irade devri söz konusu değildi. Kürtler kendi kaderlerini bundan böyle kendileri belirleyecekti.
Özgürlük Yürüyüşü bu mesajı da verdi…

GÜNAY ASLAN