Ekonomi yazarı Bahadır Özgür, ekonomik krizden kaynaklı borçlarını ödeyemeyeceği ilan edilen şirket sayısının 400'e ulaştığını ve sırada onlarcasının olduğunu söyledi.

 

NECLA DEMİR / MA / İSTANBUL

Sadece belirli alanda çıkmış veya belli ekonomik aktörleri etkileyen değil, esasında 2008'de temelleri atılan bir iktisadi rejim krizinin söz konusu olduğunu vurgulayan Bahadır Özgür,  "En önemli nedeni de borçlardır. Hep tekrarlıyoruz, borçların toplamı milli gelirin üzerinde. Yani teşvikle, kredi açarak üstesinden gelinebilecek bir kriz değil" dedi.

Ekonomi yazarı Bahadır Özgür, ekonomik krize ve yansımalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD ile diplomatik sürtüşmenin ardından gelen yaptırımlara karşılık veren Türkiye’nin, yaptırımlarının dişe dokunur bir tarafının olmadığını belirten Özgür, bu zamana kadar somut olarak atılan tek adımın ABD'den ithal edilen bazı ürünlere ek vergi getirmek olduğunu hatırlattı. Bu yaptırımın da alkollü içkiler, testere talaşı, makyaj malzemeleri ve binek otomobilleri gibi ithalat ürünlerini kapsadığını belirten Özgür, “Mesela tonlarca aldığın pamuğa vergi koyamıyorsun, onlarca tarım ürününe ve daha pek çok ciddi ürüne koyamıyorsun. Buna karşın ABD çeliğe gümrük getirdi. Daha ağır bir yaptırım çünkü Türkiye'nin önemli ihraç ürünüdür. Bir de iPhone kırma vs. gibi ciddiyetsiz şovları yaptırım saymak zaten abesle iştigal olur. Dolayısıyla ABD ile Türkiye arasında karşılıklı bir ticaret savaşı yok. ABD'nin ciddi sıkıştırması var. Bu elbette ekonomik olarak Türkiye'yi etkileyecek" dedi.

 

 İran sonrası artacak 

Kasım ayında ABD’nin İran’a yaptırımları başladığında bu etkinin daha da artacağını, finans gücü olan ABD’nin Türkiye'ye dair olumsuz algı ve sürtüşmenin daha da yoğunlaşacağı görüşünde olan Özgür, kredi derecelendirme kuruluşları S&P ve Moody's’ın Türkiye'nin notunu “borçlarını ödeyememe riskine sahip, yatırım için güvenilmez” anlamına gelen bir seviyeye çekme nedenlerinden birinin bu olduğunu söyledi.

Kısa vadeli ajitatif silah 

Bu duruma paralel olarak, ABD ile siyasi gerilim ekonomiyi etkilerken, Erdoğan'ın eline de kısa vadede ajitatif bir silah verdiği yorumunda bulunan Özgür, “Öyle veya böyle ABD meselesini meydanlarda krizin siyasi örtüsü yapmaya çalışıyor. Bu başarılı olur mu? Kısa vadede belki krizi bu örtü ile örtüp yerel seçime kadar durumu idare edebilir. Tabii buna muhalefet cephesinin dağınıklığı ve hala krize karşı ciddi bir refleks gösterememesi de yardım ediyor. Fakat orta vadede bu strateji eninde sonunda ekonomik gerçeklere yenilir” diye konuştu.

Kurun düşmesini beklemek hayal

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı Yeni Ekonomi Modeli'nin sığ kaldığını ve bu konuda yegane karar vericinin Erdoğan olduğunu anımsatan Özgür, “Kurun yükselişinin ardından bu açıklamaların spekülatif etkisi olsa da esas olarak ekonomik dengelerin sarsılması vardır. Yılda 240 milyar dolar borç ödemesi için para bulmanız gerekirken, bu borcu bulabileceğiniz piyasalarda tahvil faizleri yüzde 30'lara dayanmışken kurun düşmesini beklemek hayalcilik olur. Yerlisi de yabancısı da o kurun yıl sonunda en az 6.50- 7 TL olacağını çoktan defterine yazdı ve hesabını buna göre yapıyor. Bakın BOTAŞ bile sanayiciye sattığı gazda kuru 6.50'ye sabitledi” dedi.

 

ABD ile sınırlı değil

ABD ile Türkiye arasında yaşanan gerilimin ne boyutta olduğunun doğru yerden okunamadığını vurgulayan Özgür, yaşanan gerilimin popüler bir yansıması olarak gördüğü rahip krizinin ötesinde durumu Ortadoğu politikasından bağımsız ele alınamayacağını ifade etti. Özgür, şöyle devam etti: “İki yıldır tutuklu bir vatandaşı için ABD ne oldu da son bir ayda bu kadar duyarlı hale geldi açıklamak zor. Demek ki İran ve genel olarak Ortadoğu ekseninde daha kapsamlı bir politik pazarlık ve gerilim düzlemi üzerinde ilişkiler yürüyor. Bu nedenle her an, daha önce olduğu gibi bu ilişkinin bir anda farklı eksenlere kaydığını görebiliriz. Rus uçağı düşüren Türkiye'nin kısa sürede en sıkı dostunun Rusya olması ve buna benzer çok fazla diplomatik manevraya geçmiş kısa sürede tanık olmamız bu tür krizlerin her zaman göründüğü gibi sonuçlanmayabileceğini de öğretti. Bu yüzden ekonomideki krizi ABD ile gerilimin belirleyeceğini söylemek veya buradan tahminlerde bulunmak çok da isabetli olamayabilir. Üstelik böyle bir yaklaşım, krizin gerçek dinamiklerini de gizler.”

Borçlarını ödeyemiyor 

ABD ile krizin ekonomide ve özellikle kur üzerinde ciddi bir spekülatif etki yarattığını ve her siyasi gelişmenin de ilerleyen kriz ateşine odun taşıdığını sözlerine ekleyen Özgür, kimi çevrelerce krizin ekonomik anlamda ciddi etkilerini göstermeye başladığı konusunda da hemfikir. Sermaye Piyasası Kurulu’nun zor durumda olan şirketler hakkında yorum yapmayı, haber yapmayı soruşturma nedeni sayan bir karar aldığını da anımsatan Özgür, ortaya ne gibi sonuçların çıkacağına ilişkin öngörülerini şu sözlerle dile getirdi: “Demek ki bu alanda durum ciddi. Zaten resmen, mahkeme kararı ile borçlarını ödeyemeyeceği ilan edilen şirket sayısı neredeyse 400'e ulaştı. Sırada daha onlarcası var. Kur arttıkça ödenmesi gereken dış borç katlanıyor. Yani şirketlerin ihtiyaçları olan finansı bulmaları giderek imkansızlaşıyor. Şu yaz günlerinde ucuz TL'den dolayı ihracatçı şirketler ve turizm dışında düzgün ticaret yapabilen şirket sayısı o kadar az ki. Bakın inşaatçılar hükümetten teşvik istiyor. Daha doğrusu açıkça satılamayan konutlar için kredi faizlerinin önemli kısmını devletin üstlenmesini istiyorlar. İnşaat tamamen durdu. Hükümetin şu anda almaya çalıştığı tedbirler şirketlerin tamamını değil bazılarını kurtarmak yönünde. Bunun dışında da bankalara krediler konusunda siyasi telkinlerde bulunarak en azından borçlu olanların biraz daha yüzdürülmelerini sağlamaya çalışıyor. Ama bu bankaların üzerine yük bindirmek olur ki, krizin daha tehlikeli yansıması da zaten bu olacak.”

Katar ve Çin’in etkisi sınırlı 

Katar gibi ülkelerle içine girilen ekonomik ilişkiler ve Çin’den doğru hamlelere ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Özgür, bunun çözüm olmaktan uzak ve etkisinin de sınırlı olacağının altını çizdi. Özgür, şunları ifade etti: “Bir kere iki ülke de veya benzer ülkeler de Türkiye ekonomisinde ağırlığı olmayan ülkeler. Sanayicin de bankacın da borsan da tamamen Batı sermayesi ile ilişkilere bağlı. Ortakların, yatırımcın ve borçların da Batılı sermayedarlardır. Katar'ın verebileceği para miktarı belli zaten ve bu parayı nakit olarak eline saysa dahi bir aylık borcunun faizini karşılar. Veya kuru bir kaç gün aşağı çeker. Çin ise bambaşkadır. Çin karşılığında somut ve verdiğinden daha değerli bir şey almadan hiçbir ülkeye kredi açmaz. Kendi belirlediği stratejik alanlar vardır. Oraları elde edeceğini görürse kredi verir. En son kime kredi verdi? Ciner'e. Karşılığında ne aldı? Türkiye'nin en büyük soda üretimine ortak oldu. Üstelik Çin'in temel hedefi her zaman kendi ürünlerine pazar açmaktır. Çin ile girilecek bir finansal ve ticari partnerliğin sonucu senin pazarının Çin malı ile dolması olur. Üretimi kendi ülkesinde yapar.”

   

İktisadi rejim krizidir 

Özgür, geçtiğimiz günlerde hükümet kanadından açıklanan KOBİ ve girişimciler için destek paketinin KOBİ'leri kısa vadede rahatlatabileceğini ve kimseyi kurtaramayacağını dile getirdi. Özgür, değerlendirmelerini şöyle tamamladı: “Çünkü bu kriz sadece belirli alanda çıkmış veya belli ekonomik aktörleri etkileyen bir kriz değil. Bu esasında 2001 sonrası uygulanan ve 2008'de temelleri atılan bir iktisadi rejim krizidir. En önemli nedeni de borçlardır. Hep tekrarlıyoruz, borçların toplamı milli gelirin üzerinde. Yani teşvikle, kredi açarak üstesinden gelinebilecek bir kriz değil. Ya siyasi ikballerini riske atıp tamamen sıkı mali ve para politikasına yönelecekler. Faturayı orta ve küçük işletmelere, inşaatçılara, asıl olarak de tüm ücretli kesimlere kesecekler ya da bu popülist uygulamaları sürdürüp krizin bir yıkıma yol açmasına neden olacaklar. Üçüncü yolu hiç söylemiyorum çünkü tamamen farklı bir iktisadi akıl gerektirir. Sermaye hareketlerine kesin sınırlama koymayı, vergiyi tavana yaymayı, birilerini zengin eden tüm projeleri durdurmayı; yapılmış olan ve Hazine kaynaklarına dayalı köprü, hastane, otoyol vb. gibi dev altyapı hizmetlerini yeniden kamulaştırmayı vb. gerektirir ki, bu iktidarın böyle bir fıtrata sahip olmadığı malum.”

 
 

Swap işlemleri uzun vadede olumsuz

 

Ekonomistler, BDDK'nın swap işlemlerine getirdiği bu kısıtlamanın Türk tahvil faizlerinin yükselmesine neden olduğunu, bunun da piyasaları uzun vadede olumsuz etkileyeceği yorumunda bulunuyor.

   

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türk Lirası'nda yaşanan hızlı değer kaybının ve oynaklığın önüne geçmek için geçtiğimiz hafta başı itibariyle bankaların swap işlemlerine kısıtlama getirdi.Bankaların yurt dışı yerleşiklerle yaptığı bir bacağı döviz diğer bacağı TL olan para swaplarının ve swap benzeri işlemlerinin, bankaların yasal öz kaynaklarının yüzde 25'ini geçemeyeceğini açıkladı. Cuma günü yaptığı açıklamada ise bu sınırlamaya, bankaların vadede TL alım yönünde gerçekleştirecekleri forward, opsiyon ve benzeri swap dışındaki türev işlemlerin de dahil edildiğini belirtti.

BDDK'nın geçen hafta aldığı bu önlem, TL'nin kayıplarını geri almasında ön ayak olmuştu. Ancak BBC’ye göre ekonomistler, BDDK'nın swap işlemlerine getirdiği bu kısıtlamanın Türk tahvil faizlerinin yükselmesine neden olduğunu, bunun da piyasaları uzun vadede olumsuz etkileyeceği yorumunda bulunuyor. Bu yüzden çok sayıda piyasa oyuncusu, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) faiz artırımına gitmesinin TL'deki oynaklığın önüne geçmek için gerekli olduğu görüşünde.

 

Kur riskini azaltma amaçlı

TCMB'nin terimler sözlüğünde swap şu şekilde açıklanıyor: "İki tarafın bir varlık veya yükümlülüğe bağlı olan nakit akışını aralarında değiştirdikleri işlemdir. Örneğin on yıllık sabit faizli borca sahip bir firma ile benzer ancak dalgalı faizli borca sahip bir firma birbirlerinin yükümlülüklerini değiştirebilir.

Swap işlemlerinde, faiz oranları ile döviz kurlarındaki değişmeler sonucunda ortaya çıkan riski en aza indirmek amaçlanmaktadır."

Swap, TCMB'nin terimler sözlüğünde de aktarıldığı gibi özellikle döviz kurlarında oynaklığın yaşandığı zamanlarda yatırımcının bu oynaklıktan kaynaklanan riskinin önünü alması için önemli bir araç olarak ortaya çıkıyor.

BDDK da geçen hafta itibariyle aldığı önlemler kapsamında TL'nin yaşadığı oynaklığın önüne geçmek için swap işlemlerine kısıtlama getirerek spekülatif işlemlerin önünü kesti.

Ancak analistler, bu sebepten ötürü TL'ye yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcının kendini korumaya alamadığını, bunun da tahvil ve bono piyasasına ilginin düşmesine yol açtığını açıklıyor.

 

Tahvil faizleri yükseldi

BDDK'nın geçen hafta swap işlemerine getirdiği kısıtlamayı açıklamasının ardından ekonomist Özlem Derici Şengül, "BDDK'nın swap işlemlerine sınırı yüzde 25'e düşürmesi döviz talebini düşürebilir ama TL likiditesi sıkışıklığına neden olarak tahvil faizlerinin yükselmesine neden oluyor" yorumunda bulunmuştu.

Aynı şekilde ekonomist Uğur Gürses de "'TCMB faizi artırmasın' tercihi ile atılan bu adım döviz kuruna sınırlı etki yaparken 2 yıllık tahvil faizlerini yüzde 28.2'ye zıplattı. Oysa TCMB faiz artışı her ikisini de olumlu etkilerdi" dedi.

Ekonomist Ali Ağaoğlu da "BDDK'nın swap işlemleri ile ilgili düzenlemesi 'TL'yi kıt kaynak' haline getirir ve kuru da aşağı düşürürken iki yıllık tahvil faizi yüzde 28'in üzerine çıktı. Swap etkisi kısa vadeli, bono faiz etkisi uzun vadeli olacaktır" açıklamasını yaptı.

Türkiye'nin iki yıllık tahvil faizi ise geçen hafta yaşadığı yükselişin ardından Pazartesi itibariyle yüzde 24,5 civarında seyrediyor.

 

TL ile ticaret yapılamaz

ABD merkezli ekonomi ajansı Bloomberg, son yaptığı haberinde bu kısıtlamanın TL'deki oynaklığın önüne geçmesine rağmen diğer Türk varlıklarına olumsuz etkisinin olabileceğini vurguluyor. Bloomberg, yurt dışındaki swap piyasasındaki likiditenin kısılması sebebiyle Lira'ya karşı işlem yapanların pozisyonlarını kapatma yoluna gittiğini, Türk tahvil, bono ve hisse senetlerine yatırım yapan yabancı yatırımcının kurdan kaynaklanan risklerini hedge (riskten korunmayı sağlayan işlem) edemediğini belirtti. Bloomberg’e konuşan Londra merkezli yatırım şirketi BlueBay'den şef yatırım stratejisti David Riley ise böylece Türk Lirası'nın ticaret yapılamaz bir hale geldiğini vurguladı.

TL'deki oynaklığın önüne geçmek için TCMB de repo ihalesi ve döviz depo ihaleleri kapsamında attığı adımlar çerçevesinde perde arkasında faiz artırımına gitmişti. TL'yi güçlendirmek adına ayrıca Türkiye ve Katar merkez bankalarının swap anlaşması imzaladığı duyuruldu. Ancak yine de çok sayıda analist ve ekonomist TCMB'nin faiz artırımına gitmesinin piyasalar için atılması gereken asıl adım olduğunu söylüyor.

 

Türkiye'nin risk primi yükseldi

Özellikle geçen Cuma akşamı uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Moody's ve S&P'nin Türkiye'nin kredi notunu düşürdüğünü açıklaması Türk varlıkları üzerindeki baskının devam edeceğini gösteriyor. Pazartesi günü bu kararın da etkisiyle Türkiye'nin dolar cinsi tahvilleri verim eğrisi genelinde geriledi, Türkiye'nin risk primi anlamına gelen beş yıllık CDS'leri yükseldi. Tradeweb verilerine göre Türkiye'nin 2045 vadeli eurobond'unun fiyatı 1 sent düşüşle 80.02 sente gerilerken, 2043 vadeli tahvilin fiyatı 0.997 sent düşüşle 68.4 sente geriledi.

IHS Markit verilerine göre Türkiye'nin beş yıllık borcunu iflasa karşı sigortalamanın maliyetini gösteren kredi iflas takası (CDS) primi Cuma günkü kapanışa kıyasla 5 baz puan artışla 503 baz puana yükseldi.

   
 

Üreticiyi  eritti, sıra tüketicide

   

Yıllık enflasyon oranının yüzde 15’e çıktığı Türkiye’de üreticilerin yıllık kazancı ancak yüzde 11.7 arttı. Çiftçilerin yıllık kazancı ancak 3 bin 380 dolara ulaşıyor.

ABD’li bir çiftçinin yıllık kazancının 29 bin dolar, Fransız bir çiftçinin yılda 19 bin 500 dolar, Alman bir çiftçinin 19 bin 125 dolar ve İspanyol bir çiftçinin de 17 bin 895 dolar kazandığını söyleyen TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, Cumhuriyet’ten Gamze Bal’a yaptığı açıklamada, Türkiye’deki bir çiftçinin yıllık kazancının ise 3 bin 380 dolar olduğuna dikkat çekti. Buna göre, yıllık enflasyon oranının yüzde 15’e çıktığı Türkiye’de, üreticilerin yıllık kazancı ancak yüzde 11.7 oranında artabildi.

Yükselen döviz maliyetleri de artırdı. Türkiye, mazotta ve özellikle de sera üretimi için tohumda, tarım ilacında ve gübrede yurtdışına bağımlı. 2010’da başlayan canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına bugüne kadar yaklaşık 7 milyar dolar ödeme yapıldığını anımsatan Atalık, “Sığırın canlı ağırlığının bir kilogramını 2010’da 6 lira 35 kuruşa alırken, 2018’in ilk yarısında 14 lira 98 kuruşa satın aldık. Aradaki fark yüzde 136. Türkiye 5 ürün hariç tüm ürünlerde ithalatçı bir ülke oldu. Dövizdeki her artış, gıda fiyatlarına zam olarak yansıyacak. Tarımsal girdilerde dışa bağımlılığımızı azaltamadığımız sürece yerli üretimimizde de hızlı fiyat artışından kaçınabilmemiz mümkün değil” dedi.

 

TL’deki düşüşün sürmesi yıkımdır

"Tarım ürünleri dış ticaretimiz 2016’da 1.2 milyar dolar fazla verirken 2017’de 729 milyon dolar ve 2018’in ilk yarısında 1.5 milyar dolar açık vermiş durumda” diyen Atalık, yurt dışına bağımlı hale gelen Türkiye tarımının, döviz kurundaki hızlı yükselme önlenemezse yıkıma uğrayacağına işaret etti. Atalık, emeğinin karşılığını alamayan çiftçilerin tarlasını ekmekten vazgeçtiğini aktardı.

 

Üreticiler giderek yoksullaştı

Türkiye Ziraatçiler Derneği Başkanı Hüseyin Demirtaş da küçük üreticilerin gitgide yoksullaştığını vurguladı. Tüm bitkisel ve hayvansal ürünlerde küçük aile işletmecilerinin zor günler yaşadığını dile getiren Demirtaş, “Böyle giderse tarımda tekelleşme hızlanacak” dedi. Demirtaş, tarımsal üretimin yaklaşık yüzde 80’inin küçük işletmeler tarafından gerçekleştirildiğini anlattı. 24 Haziran’daki erken seçim kararını, yaşanan belirsizlikleri ve ekonomik zorluklara karşı alınması gereken önlemlerin geciktirilmesini ‘üreticiye ve üretime karşı darbe’ olarak değerlendiren Demirtaş, şeker fabrikalarında yaşanan özelleştirme sürecinin de tekelleşmeye katkı yapacağını söyledi.

Tarım bütçesinde 2018’e ayrılan destekler toplamda 14.5 milyar TL iken, yalnızca yılın ilk yarısında yapılan bitki, canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına 15.4 milyar TL ödendi. Buna göre 2018’in ilk yarısında buğday ithalatı yüzde 38, mısır ithalatı yüzde 96, soya yüzde 23 ve ayçiçeği yüzde 13 arttı.

Ahmet Atalık, “Çiftçimizin refahı yerine ithalat yaptığımız ülke çiftçilerinin refahına daha fazla kaynak ayrılıyor” dedi. Önemli sanayi ürünlerinden pamuğun ithalatında ise yalnızca yüzde 2.3’lük bir gerileme olduğunu dile getiren Atalık, “Ancak, bu miktar bir şey ifade etmiyor. Zira, 2017’de 882 bin ton pamuk üretirken, 914 bin ton ithal ettik. Yani ürettiğimizden çok ithal ediyoruz” diye konuştu.