• Türk tarafı, Başkan Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması ve 'çerçeve yasa’yı nalıncı keseri gibi kendine yontmaktan vazgeçilmesi talepleriyle karşı karşıyadır.

VEYSİ SARISÖZEN

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Nûçe TV’deki söyleşide çok önemli açıklamalar yaptı.

Önce Kandil’den yapılan bu ve benzeri açıklamalardan en anladığımı ifade edeyim. KCK, müzakere sürecinde hariçten gazel  okumuyor. Müzakere masasındaki Kürt halkını temsil ediyor ve KCK’yi de temsil etmek üzere Önderliğini “görevlendirmiş” bulunuyor.

“Önderlik” kavramını Türk makamları ve medyası, hatta kimi aydınlar yıllardan beri çarpıtıyor. Öcalan’ı bir tür örgütünün üstünde “kişisel bir diktatör” olarak tanıtmaya kalkıyor. PKK’yi de alınan kararlarda hiçbir rolü olmayan pasif bir varlık gibi gösteriyor. Cemil Bayık yaratılan bu çarpık algıya karşı belki yüzüncü defadır bir kere daha şöyle dedi: “Biz Önder Apo’ya, Hareket adına süreci yürütebileceğini söyledik. Bu görevi ona verdik. Bu nedenle devlet onu esas alıyor. İnisiyatif her ne kadar onda olsa da Önder Apo, Hareket'i ve halkı esas alıyor. Bizim görüşlerimiz, taleplerimiz ve eleştirilerimiz göz önünde bulunduruluyor.”

Bu sözlerin altı çizilmelidir, çünkü bu örgütsel durum dikkate alınmazsa KCK’nin neden Öcalan’ın özgürlüğünü temel şart olarak öne sürdüğü anlaşılamaz. Bayık, şunu söyledi: "Önder Apo fiziki olarak özgürleşmediği sürece devletin yasası hayata geçmez. Bunun zemini var ve zamanı gelmiştir. Devlet, yaptığı açıklamaların arkasında durmalıdır. Eğer Önder Apo özgürleşmezse silah bırakmayız ve Türkiye’ye gitmeyiz.”

Neden? Çünkü Başkan Öcalan, KCK adına masada tam yetkili başmüzakerecidir ve ancak fiziki olarak özgür olduğu zaman KCK’yi ve Kürt halkını temsil edebilir. Öcalan’ın esaret altında tutulması KCK’nin masadaki “dolaylı” varlığını anlamsız kılıyor. Eğer Kürt halkı, bu müzakere sürecinde Türk halkıyla devlet hukuku içinde “eşit” olacaksa, müzakere masasında da “eşit” olarak temsil edilmelidir. Taraflardan birinin “esaret altında olması” diğerinin ise “özgür olması” kabul edilemez bir “eşitsizlik” yaratıyor. “Eşitsiz şartlarda” tek taraflı olarak çıkarılan 'çerçeve yasa’nın Cemil Bayık’ın ifadesiyle “uygulanamaz” olması şaşırtıcı değildir.

Kürt Özgürlük Hareketi'nin kendisini temsil eden Öcalan’ın “esaret altında” olmasını kabul etmesi beklenemez, çünkü Öcalan “yenilmiş ve teslim olmayı kabul etmiş” bir hareket adına masada bulunmuyor. O’nun esareti PKK’nin yenilmesiyle ortaya çıkmış bir sonuç değildir; küresel emperyalist devletlerin Türk devleti adına gerçekleştirdikleri “korsan” bir “kaçırmanın” sonucudur ve bu komplo gerillanın savaş gücünü kıramamış, tam tersine binlerce Kürt genci komplo sonrasında Önderlerinin özgürlüğü için gerillaya katılım yapmış, gerilla geriletilememiş aksine çok daha güçlenmiş ve savaş tırmanmıştır.

Masada “nicel” olarak değil, “nitel” olarak “yenişemeyen” iki “eşit” güç müzakere halindedir. O halde devlet tarafı, ne kadar “özgür” temsil ediliyorsa Kürt tarafı da aynı ölçüde “özgür” temsil edilmelidir. Türk devleti kendisinin hiçbir katkısı olmayan uluslararası komplocuların “korsan eylemi"yle yarattıkları sonucu ortadan kaldırmalıdır.

Ben her iki tarafın şu anda karşı karşıya oldukları olağanüstü tehlikeli ortamda Öcalan’ın özgürlüğünün müzakere sürecinde en temel ön koşul olarak ileri sürülmesinin tartışmasız bir meşruiyet taşıdığını düşünüyorum. İmralı kapısının anahtarını elinde tutan devlet, bir insanın özgürlüğünü pazarlık konusu yapamaz, çünkü devletin elindeki anahtar devlete ait değildir; ona ABD, İsrail ve diğer devletler vermiştir. Kapıyı açıp anahtarı Marmara Denizi’ne atmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Tehlikeli durum gittikçe koyulaşıyor. Geçtiğimiz gün müzakere sürecine “yan gözle” bakan eski MİT Başkanı, şimdiki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Mekke İttifakı"nın Türkiye’ye yüklediği “müttefikine yapılan saldırıya cevap verme zorunluluğu" hakkında tehlikeli laflar etmiş bulunuyor. Pakistan ve Suudi Arabistan’la İran ve Husilere karşı gizli görüşmeler yaptığını da açıklamasında dile getirmiştir.

Şimdilik Türkiye’nin İran’a karşı Suudi Arabistan’a “askeri-teknik” yardım yapacaklarını açıklamıştır. Bu açıklama kesinlikle “savaş hazırlığı”nı ilan etmektir.

Nitekim Türk devleti, ABD’nin İran’a karşı başlattığı ağır ambargonun baskısı altında bir İran bankasının faaliyetine son vermiş ve bir İran havayolları şirketinin Türkiye-Tahran seferlerini sona erdirmiştir.

Bu durumda Öcalan’ın özgürlüğünü pazarlık konusu yaparak, 'çerçeve yasa’yı kabul edilemez bir şekilde gerillanın silahsızlandırılması ve Hareket’in tasfiyesi hedefine kilitlemek; Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni çıkmaza sokmak, NATO’nun peşinde Türkiye’yi savaşa sürüklemenin “hazırlığı” olarak yorumlanacaktır.

Türk devleti, belki de “iradesi” dışında İran’a karşı adım adım savaşa doğru itilirken ve bu itilmeyi durduracak yegane çare olan Türk-Kürt ittifakını oyalamayla çürütürken, gerillanın silahsızlanmasını dayatma hakkına sahip değildir. Türkiye-İran savaşı demek, savaşın Türkiye-İran-Irak üçgenindeki Kandil sahasının savaş alanı olması demektir. O nedenle Cemil Bayık şöyle dedi: “Kandil, Kürtlerin kalesidir. Biz Kandil halkını hiç kimseye teslim etmeyiz; kendilerini savunmaları gerekir. Kandil’i savunmak bütün Kürtlerin görevidir.”

Evet, KCK masadaki “dolaylı” varlığının gereklerini Cemil Bayık’ın ağzından dile getirmiştir. Şimdi devlet ve iktidar birinci olarak Başkan Öcalan’ın özgürlüğünü sağlama ve 'çerçeve yasa’yı nalıncı keseri gibi kendine yontmaktan vazgeçme talebiyle karşı karşıyadır.

Bu talep, belli ki Başkan Öcalan ve KCK arasındaki “aracılı” ilişkinin sonucunda dile getirilmiştir. Hepimizin kafasını kurcalayan şüpheler ve kaygılar da sanıyorum artık dağılmıştır.