7 Haziran seçimleri Türkiye siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştu; uzun yıllar sonra AKP ilk defa tek başına iktidar olamamış, HDP de hiç zorlanmadan yüzde on barajını aşmıştı. Kimileri ortaya çıkan sonuçların sadece AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili kısmını gördüler.

Halbuki 7 Haziran’da ortaya çıkan durum gerçekte AKP’nin tek başına iktidar olamamasını çok aşıyordu.

Kaybeden sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi AKP değildi; HDP dışında mecliste temsil edilen bütün düzen partileri kaybetmişti. Yıllarca sistem dışına itilen toplumun bütün ötekileri ilk defa Selahattin Demirtaş’la kuvvetli bir sese; HDP ile de siyasal temsiliyete kavuşmuştu. 

Her hangi bir soruna dışardan bakınca o sorunun sadece belirli bir kısmını görürüz; halbuki içerden de bakabilirsek onu hissedebilir, duyumsayabiliriz. Türkiye’de verili sistemin dışında tutulmuş (özellikle bizim gibi) kesimler 7 Haziran seçimlerinin sistemin içindekiler açısından neye denk düştüğünü anlaması biraz zaman aldı.

Seçimleri AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan kaybetmiş olmasına rağmen; Baykal’ın soluğu koşa koşa ‘asla gitmem’ dediği sarayda almasını, Bahçeli’nin bütün iktidar opsiyonlarını elinin tersiyle itmesini o dönemin koşullarında biraz yadırgadık. Halbuki, HDP’nin yüzde on barajını hiç zorlanmadan aşması Türkiye’nin politik sistemi ile sosyolojisi arasındaki asimetriyi ortaya çıkarmıştı. Bu herkes açısından yeni bir durumdu!

HDP üzerinden o zamana kadar zorla sistem dışında tutulmuş olanlar koşar adım sistemin merkezine doğru yürüyordu ve burada sadece AKP’nin tek başına iktidarı değil, bütün sistem tehdit altındaydı. İlk defa Türkiye’de bütün gerici dengeleri bozacak, Türkiye’yi demokratikleştirecek bir dip dalga geliyordu. 

Sistem açısından ortaya çıkan sonuçlar hayati önemdeydi ve buna herkesin elini taşın altına koyduğu bir çözüm bulunmalıydı. CHP’nin kendine bile izah edemediği tutarsızlıkları, MHP’nin adeta intihar edercesine yaptığı dışardan anlaşılması zor politik hamleler, ancak buradan bakılınca bir yere oturuyor.

Ankara katliamı ile başlayan, sonra artarak devam eden süreçte kendini düzenle tarif eden bütün kesimlerin dahili var. Buradan bakınca bütün bu olanları sadece AKP ve Erdoğan’ın iktidar olma hırsı ile izah etmek mümkün olmaz. Her ne kadar uygulayıcı AKP ve Erdoğan olsa bile; CHP ve MHP de göz yumarak, Erdoğan’ın gereksinim duyduğu hamleleri kolaylaştırarak sürece katkı sundular.

HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına anayasaya aykırı olmasına rağmen katkı sunan CHP böylelikle bu sürecin bütün sorumluluğunu da almış oluyordu. CHP içinde şimdilerde yaşananlar bu sürecin artçı sarsıntılarıdır. 

Fikri Sağlar bu durumu deşifre ettiği için partiden atılmak istenmektedir. Aslında Fikri Sağlar bu tutumu ile sadece CHP’de parti içi demokrasinin olmadığının değil; aynı zamanda CHP’nin bu süreçteki sorumluluğunun da altını çizmektedir. 

Düzen partileri 7 Haziran sonrasında kuşkusuz bir birleri ile rekabet etmeye devam ettiler; ancak bir taraftan düzen içi iktidar mücadelesini sürdürürken, diğer taraftan da ortak paydaları olan Kürt düşmanlığını elden bırakmadılar. 

16 Nisan referandumuna giden süreç ve sonrasında yaşananlar bu sürekliliğin bir parçası olarak okunursa daha kolay anlaşılır. Yoksa MHP’nin adeta intihar edercesine başkanlık sistemini yeniden gündeme getirmesi, açık seçim hilesi yapılmış olmasına rağmen CHP yönetiminin adeta dalga kıran gibi davranıp, cumhuriyet tarihinin en şaibeli seçimini/referandumunu adeta meşrulaştırıcı bir tutum içine girmesini anlamak zorlaşır. 

Düzen partileri sistem içi iktidar için bir birleri ile kıyasıya mücadele ederken; diğer taraftan da sanki bu kadar kavgayı kendileri vermiyormuşçasına; demokrasi ve Kürt düşmanlığında uzlaşmakta hiç bir sıkıntı yaşamıyorlar. 

Hepsinin ortak paydası demokrasi ve Kürt düşmanlığı ama artık o kabuk çatladı, orasını burasını yapıştırarak eski haline getiremezsiniz.