
Seçim yapıldı ve sonuçlar netleşti. Beklendiği gibi, seçimde CHP ve MHP ciddi bir yenilik gösteremedi. Kampanya boyunca bir AKP-HDP mücadelesi olarak yaşanan seçimde kazanan HDP, kaybeden ise AKP oldu. Böylece on üç yıllık tek başına AKP iktidarı sona erdi. Fazla beklemiyor olacak ki, mevcut sonuç Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı adeta şoke etti.
Şimdi bir haftadır herkes mevcut seçim sonucunu tartışıyor. Partiler, basın çevreleri ve aydınlar mevcut sonucu anlamlandırmaya ve bunun nedenlerini açığa çıkarmaya çalışıyor. Geçmişe özeleştirel yaklaşanlar bile var. Böylece hata ve eksiklikler bulunmak ve giderilmek isteniyor.
Geçmişe dair söz konusu araştırma ve değerlendirmeler süredursun, mevcut seçim sonuçları temelinde geleceğin nasıl olacağına dönük inceleme ve tartışmalar da giderek yoğunlaşıyor. Tabi bunu en başta da meclise giren partiler yapıyor. Kuşkusuz partiler arasında da daha seçim gecesi tartışmaya başlayan AKP başı çekiyor.
Öyle bir tartışma ki, HDP dışında hiçbir parti kazanamamış olmasına rağmen, AKP dahil tüm partiler kazanmış havası vermeye çalışıyor. Ahmet Davutoğlu kampanya sırasında "kazanamazsa genel başkanlıktan istifa edeceği" sözünü unutmuş olacak ki, herkesten önce "AKP’nin koalisyona hazır olduğunu ve AKP’siz hükümet kurulamayacağını" açıklamış bulunuyor.
Seçimde oyunu artıramayarak milletvekili sayısını daha da azaltmış olan CHP bile, sadece AKP’nin kaybetmesini kendisi açısından "başarı" sayıyor ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun "Hükümet kurmaya hazır olduğunu" açıklıyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Muhalefette kalmak istediklerini" söylese de, gerçekte başta MHP olmak üzere tüm partilerin tabanları hükümete ortak olmak istiyor.
Sahi bu durumda şimdi ne olacak? Bundan sonra siyasal gidişat nasıl olacak? Bunlar ve benzeri soruların cevapları yoğunca tartışılıyor ve gittikçe çok daha fazla da tartışılacağa benziyor. Mevcut tartışmaları da dikkate alarak bu konuda biz de bazı görüşler belirtmek istiyoruz.
Öncelikle 7 Haziran seçim sonuçlarına dair iki temel tespitte bulunmak elbette yararlı olacak. Birincisi 7 Haziran seçim sonuçlarıyla Türkiye siyasetinde yeni bir süreç başlamıştır. Artık hiçbir şey 7 Haziran öncesindeki gibi olamaz. İkincisi ise, yeni siyasal süreç karmaşıktır, 7 Haziran seçim sonuçları belirgin bir siyasal tablo ortaya çıkarmamıştır.
O halde şimdi ne olacak? Mevcut durumda cevap verilmesi zor olan soru bu oluyor. Bu nedenle çok çeşitli hükümet senaryoları yoğunca tartışılmaya başlanmış bulunuluyor. AKP ne pahasına olursa olsun hükümette kalmak isterken, diğer partiler de deyim yerindeyse süreci kolluyor. Halbuki mevcut süreci yalnız başına "Hükümet kurma" olarak görmemek gerekiyor.
Bu noktada öncelikle birinci tespit olarak belirttiğimiz hususu doğru anlamak önem taşıyor. Gerçekten de seçim sonuçları temelinde yeni bir süreç başlamıştır. Artık bir "7 Haziran süreci" var ve bu sürecin nasıl şekilleneceğini düşünmek ve öngörmek gerekiyor. Çünkü hiçbir şey gerçekten de 7 Haziran öncesinde olduğu gibi işlemez.
Deyim yerindeyse 7 Haziran seçimiyle köprülerin altından çok sular aktı! Artık eski çamlar bardak oldu denebilir. Yani önceki siyasal süreç aslında seçim kampanyası başlarken bitirildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın "Kürt sorunu yoktur" diyerek İmralı’daki çözüm sürecini bitirmesi bu anlama geliyordu. Zaten seçimdeki AKP-HDP mücadelesi de bu temelde gerçekleşti.
Bu nedenle artık "Çözüm süreci olduğu gibi devam etsin" demek fazla anlam ifade etmemektedir. Eski süreç partilerin eski gücüne göreydi. Şimdi AKP’nin kaybettiği ve HDP’nin kazandığı bir seçim sonucu var ortada. HDP’nin seçimde aldığı yüzde 13'ün üzerindeki oy oranını görmemek ve siyasal anlamını bilmemek körlük olur.
Nitekim KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı seçim sonuçları üzerine yaptığı açıklamada bu duruma dikkat çekmiş ve "Müzakere sürecinin yeniden tanımlanması gerektiğini" belirtmiştir. Dolmabahçe açıklamasında duyurulan on madde üzerinde müzakereye başlanabilmesi için PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın "Özgür yaşam ve çalışma koşullarına sahip olması gerektiği" belirtilmiştir.
Gerçekten de sorunları çözecek adil bir müzakere olacaksa, o zaman tarafların özgür ve eşit koşullarda bulunması gerekir. Bu da PKK’nin "Baş Müzakereci" olarak tanımladığı PKK Lideri’nin özgür yaşam ve çalışma koşullarına sahip olması ve istediği herkesle özgürce görüşme yapabilmesi anlamına gelir.
Türkiye siyasetinde gelinen noktanın bu olduğu da açıkça görülmektedir. Çünkü Türkiye toplumu acil demokratik değişim ve dönüşüm istiyor. Ciddi bir demokratik yeniden yapılanma gerekiyor. Bunun için de iki tarafın demokratikleşme sorunlarını müzakere etmesi ve sonuçlarının da mecliste anayasal ve yasal çerçeveye kavuşturulması en doğru ve geçer yol olarak görünüyor.
Fakat bu nasıl yapılacak? İkinci tespit işte burada öne çıkıyor. Besbelli ki böyle bir demokratik yeniden yapılanmanın öncülüğünü ancak HDP yapabilir. Diğer partilerin bunu yapacak ne zihniyetleri, ne de siyasetleri vardır. HDP de mevcut milletvekili sayısıyla böyle bir güce ulaşamamıştır. Eğer milletvekili sayısı en azından ikinci parti olacak düzeyde olsaydı, o zaman bu öncülüğü rahatlıkla yapabilirdi. HDP’nin mevcut gücü bu kadar değildir ve belirsizlik etkeni de bu olmaktadır.
Burada önce yaptığımız iki tespite ek olarak belirtebileceğimiz bir üçüncü tespit de şudur: Mevcut durumda hükümet kurma çalışmalarını "demokratik siyasi çözüm süreci" olarak ele almak şarttır. Bu anlamda da mevcut meclisi bir "Demokratik Kurucu Meclis" olarak görmek ve bu temelde işletmek zorunludur.
Çok açık ki, 7 Haziran sürecinin gelişiminin iki boyutu vardır. Birincisi, mevcut meclisi bir demokratik kurucu meclis yaparak demokratik çözüm sürecini yürütmek ve mevcut hükümeti bunu yapan organ olarak ele almaktır. İkincisi ise 12 Eylül darbesinden kalma mevcut sistemi işletecek bir hükümet kurarak ülkeyi yeni çatışmalar içine sürüklemektir.
Besbelli ki ülkesi ve toplumuyla Türkiye’nin ihtiyacı birinci maddeyedir. Bu da ancak HDP’nin öncülüğü, aktivitesi ve yaratıcılığıyla gerçekleşir. Siyasal yarıştan ve çıkar çatışmasından uzak olmayı gerektirir. Tüm partilerin mutabakatını veya en azından HDP, CHP ve AKP’nin ittifakını ister. Bu noktada HDP ile CHP’ye büyük ve tarihi bir rol düşer.
Eğer birincisi esas alınmaz ve başarılmazsa, o zaman gündeme ikinci madde gelir. Bu maddeyi bir AKP-MHP koalisyonu veya bir AKP-CHP koalisyonu ya da dış destekli bir AKP azınlık hükümeti uygulayabilir. Böyle bir ittifak hem demokratik ve hem de değişimci olamaz. O zaman hükmünü ancak daha çok çatışma ve savaşla yürütebilir.
Açıkça görülüyor ki, birinci yol sorunları çözecek demokratik yeniden yapılanma yoludur. İkinci yol ise yeni bir kriz ve çatışma yolu olmaktadır. Tercih tarafların ve mevcut partilerindir. Fakat toplum da edilgen olmamalı, birinci maddenin işlemesi için tüm gücünü ortaya koymalıdır. O halde yine toplumun müdahalesi ve aktif siyasal mücadele yürütmesi belirleyicidir. Pasif bir biçimde başkasından beklememek gerekir.