Rejim değişikliği, sürekli OHAL gibi değişik şekillerde tartışılmakla birlikte, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın üzerinde hemfikir olunan şey; bugün insan haklarının OHAL’de olduğundan daha fazla ihlal ediliyor olduğu gerçeğidir. Anayasasızlık boyutunda hukuk dışılık, keyfiyet, şiddet ve zor içeren otoriter bir yönetme biçimi yerleştiriliyor.
Gülseren YOLERİ
10 Aralık 2018 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (İHEB) BM Genel Kurulu’nda kabulünün 70. yılı.
İki dünya savaşının yarattığı büyük yıkım sonrasında, savaştan galip çıkan devletlerin 1945’te Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurması, sonrasında 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile temel insan haklarının tanımlanması ve devletlere bu haklara saygı yanında hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi için sorumluluklar yüklenmesinin üzerinden tam 70 yıl geçti.
İHEB'de; eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, yaşama ve özgürlük güvenlik hakkı, kölelik yasağı, işkence ve kötü muamele yasağı, kanun önünde eşitlik, keyfi tutuklama yasağı, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, seyahat ve yerleşme özgürlüğü, mültecilik hakkı, vicdan ve din özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma ve örgütlenme özgürlüğü, seçme seçilme hakkı, çalışma ve yeterli ücret alma hakkı, sendika kurma hakkı, dinlenme ve tatil hakkı, refah ve sosyal güvenlik hakkı, eşit parasız eğitim hakkı, bu hakların kullanılabileceği bir düzende yaşama hakkı tanımlandı. İHEB'yi imzalayarak onaylayan devletler, bu hak ve özgürlükleri sağlamakla yükümlü kılındı.
Devletlerin açarı /açmazı; insan hakları
İHEB önsözünde, beyannamenin önemi anlatılırken şu ifadeler kullanılıyor: "İnsan haklarının tanınmaması ve hor görülmesinin insanlık vicdanını isyana sevkeden vahşiliklere sebep olmuş bulunmasına, dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların, içinde söz ve inanma hürriyetlerine sahip olacakları bir dünyanın kurulması en yüksek amaçları olarak ilan edilmiş bulunmasına, insanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına."
BM Teşkilatının tam 193 üyesi var ve amaçlarından biri "Savaşları ve barışa yönelik tehditleri önlemek."
Türkiye de kurucu üyeleri arasında ama insan haklarının korunması ve bu nedenle devletlerin denetim altında tutulması için uluslararası bağlayıcı sözleşmeler ve mekanizmalar oluşturan aynı devletler 70 yıl sonra hala barış yerine savaşı, silahlanmayı tercih ediyor. İnsan haklarını her geçen gün daha fazla ihlal ediyor.
Devlet olmanın karakterinden kaynaklanan, iktidar olma, iktidarını koruma derdinin olduğu yerde insan hakları ihlalinin olacağı malum. Bunun insanı araç olarak gören, çıkarı, parayı, gücü amaç edinmiş sistemler nezdinde faşizme varan bir yol izleyebileceği de bilinir nitekim. Ancak İHEB'in önsözünde altını çizdiği üzere; devlet insan haklarını ihlal etmek ister ama baskıyı kabul edilebilir bir sınırda tutamazsa zararlı çıkar.
Hak ihlalleri 70 yıllık kazanımları tehdit ediyor
Halihazırda; güç ve kar hırsının durdurulamaması, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin giderek daha da derinleşmesi ile sömürü, yoksulluk ve açlığın baş edilemez boyutlara varmasına, işçilerin iş güvenliği önlemlerinin gözardı edilmesi ile iş cinayetlerinin artmasına neden oluyor. Maliyetlerin daha düşürülmesi çabasıyla da ucuz iş gücü, işsizlik, kayıt dışı çalışma, çocukların çalışmaya zorlanması, insan sağlığına zararlı ürünler, çevre ve doğanın kar hırsı ile yok edilmesi gibi önemli sonuçlar olarak ortaya çıkıyor. Göçmen ve sığınmacıların pazarlık konusu yapılması gibi pek çok alanda hak ihlallerini devasa boyutlara taşımış durumda.
Daha fazla kazanmak, gücünü ve egemenlik alanını genişletmek, düştüğü krizi aşmak için insan haklarını dayanılmaz derecede hiçe sayan ülkeler ki bunlardan biri de Türkiye. Devreye zor yöntemlerini sokarak halktan gelen itiraz ve talepleri tamamen baskılama, susturma yoluna gidiyor.
OHAL baskıyı süreklileştirmek için araç olarak kullanıldı
Türkiye’de 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve iki yıl süren OHAL, baskının süreklileştirilmesi için araç olarak kullanıldı. Ancak, bu sürede çıkarılan 32 Kanun Hükmünde Kararname, yapılan Anayasa değişikliği referandumu, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve sorasında çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve 7145 sayılı yasa değişikliği ile birleşti ve OHAL koşullarını aşan bir durum yaratılmış oldu.
‘Anayasayı takmam’dan Anayasasızlığa uzun bir yol
Bu durum; rejim değişikliği, sürekli OHAL gibi değişik şekillerde tartışılmakla birlikte, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın üzerinde hemfikir olunan şey; bu gün insan haklarının OHAL de olduğundan daha fazla, neredeyse kullanılamaz hale getirecek kadar ihlal ediliyor olduğu gerçeğidir. Anayasasızlık boyutunda hukuk dışılık, keyfiyet, şiddet ve zor içeren otoriter bir yönetme biçimi yerleştiriliyor.
Cumhurbaşkanı seçiminin ardından çıkarılan 7145 sayılı yasa değişikliği ile de Anayasanın 13 ve 15. maddesi ve uluslararası sözleşmeleri göz ardı ederek savaş halinde dahi özüne dokunulamayacak hakların kullanılamaz hale getirilmesine yasal kılıf dikilmiş oldu.
Bu yasa ile; valilere, sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi verilmiş, Anayasada tanımlanan “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “yerleşme ve seyahat hürriyeti”, "toplantı ve gösteri hakkı"nın kısıtlanması valilik kararlarıyla mümkün kılınmıştır.
Her hangi bir mahkumiyet kararı gerekmeksizin, sırf sosyal medya paylaşımları ve sendikal faaliyetlere katılımı yeterli görülerek kamu görevinden ihraçlara imkan yaratıldı. Bu haliyle yasa, masumiyet karinesi yanında eşitlik ilkesini ve ayrımcılık yasağını ihlal ediyor. Devamla bu yasa yine anayasada tanımlanan; yerleşme ve seyahat özgürlüğünü, çalışma hakkını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, toplanma ve gösteri hakkını, örgütlenme özgürlüğünü, özel hayatın gizliliğini ihlal eder uygulamalara izin veriyor.
Temel haklarımız bile tehdit altında: İşkence tırmanıyor
Sorunlara insan haklarının gerçekleştirilmesi değil, devletin ihlale hakkı olduğu düşüncesi üzerinden bakılıyor. Bu da anayasa ya da iç hukuk veya uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığını reddeden iktidar anlayışı, mutlak yasak olan işkencenin dahi sokakta, gözaltı merkezlerinde, hapishanelerde giderek tırmanması ile sonuçlandı.
Polisle karşılaşan neredeyse herkes işkence ya da kötü muamele görme tehdidi altında ve işkencenin dozu ve yaygınlığı, endişeleri haklı çıkaracak boyutlarda.
Kaçırılarak polisle işbirliğine, ajanlığa zorlanma neredeyse sıradanlaştı. Özellikle öğrenciler ve gençlerin seçildiği bu uygulamada, arkadaş olmaktan maddi vaadlerde bulunmaya, bunlar işe yaramazsa tehdit ve işkenceye varan yöntemlerle ajanlık kabul ettirilmeye çalışılıyor.
İHD'nin 16 Kasım'da açıkladığı özel rapora göre ve tespit edilebildiği kadarıyla-ki bu tür vakaların büyük kısmı gizli kalıyor- 2018 ilk 10 ayında İHD İstanbul Şube’ye 14, Diyarbakır Şube’ye 7, İzmir Şube’ye 19, Ankara Şube’ye 4 kişi başvurmuş, Genel Merkez Dokümantasyon Birimi ise bunların haricinde 23 vakayı basın yoluyla tespit etmiştir.
Her gün 5 işçi hayatını kaybediyor
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre; Türkiye’de 2018’in ilk 10 ayında, bilinen ve içinde çocukların da olduğu 1640 işçi, iş cinayetine kurban gitti.
İş cinayetlerinin ağırlıklı olarak sendikasız işyerlerinde yaşandığı, iş güvenliği önlemleri konusunda işverenlerin denetlenmediği, ölümlerin en çok inşaat, tarım, taşımacılık, metal, enerji, madencilik, belediye genel işler ve ticaret büro işkollarında gerçekleştiği, yapılan genel tespitlerden bir kaçı.
Daha ne kadar katledileceğiz?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun çalışmasına göre Türkiye’de kadın cinayetleri bilinen sayısı 2008’de 66, 2017’de 409 ve 2018 Ekim sonu itibari ile 363.
Gazete ve televizyonlarda yayınlanan cinayet haberleri ile dehşete düşmenin dışında bir şey yapılmıyor. Devletin kadına yönelik ayrımcılık, şiddet ve cinayetleri önlemek için etkin ve etkili bir çabasından söz edemiyoruz. Hatta, Kadın Bakanlığını kaldıran, kadını ailenin içine hapseden iktidar artık aileyi çalışma bakanlığına dahil ederek, kapitalist sömürünün görünürlüğünü genişletmiş olmaktan hiç rahatsız değil. Şiddetin planlı olarak örgütlendiği bu gün eğer ciddi bir direnç ortaya konamazsa kadının yaşama şansı giderek azalıyor.
Hapishaneler işkencehane oldu
Hapishaneler her geçen gün birer işkence merkezi haline geliyor. Tutuklamanın zor ve baskı yöntemi olarak uygulanmasını sağlayan iktidar, tutuklu ve hükümlü sayısının katlanarak artmasına neden oluyor ama hapishaneler doldu taştı.
Adalet Bakanlığı tarafından yapılan 15 Kasım 2017 tarihli açıklamaya göre: Türkiye’de 291 kapalı ceza infaz kurumu, 70 müstakil açık ceza infaz kurumu, 3 çocuk eğitimevi, 8 kadın kapalı, 5 kadın açık, 7 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 384 cezaevi bulunuyor. Toplam artırılmış kapasite ise 207 bin 339 kişi. 2018 yılında 9 cezaevi daha tamamlanarak bu sayıya dahil edilecek.
20 Kasım 2018 tarihinde yapılan resmi açıklamaya göre: Cezaevlerinde 260 bin 144 kişi bulunuyor ve kapasitenin üzerinde 52 bin 195 mahpus var.
Hapishanelerde kapasitenin üzerindeki doluluk bile başlı başına işkence haline gelmiş durumda. Sıcak su, yemek, yatacak yer, yeterli yaşam alanı bulamayan mahpusların, mektupları da zamanında verilmiyor çünkü mektup okuma komisyonu yetersiz kalıyor. Hapishane personeli, araç gerecinin de yetersizliği üst üste eklenince personel ya da araç yok denilerek hastaneye götürülmeyen ya da geç götürülen mahpusların tedavi edilebilir hastalıklardan ölüme gitttiklerine tanık oluyoruz sık sık.
Hasta mahpusların hastaneye sevkleri sırasında dahi ring araçlarıyla götürülmeleri, ring araçlarının genel olarak tekli diye tabir edilen 6 küçük bölmeden oluşması, bu nedenle dar yerde kalamayan yahut felçli hastaların hastaneye gidememeleri önemli bir sorun.
Özellikle siyasi mahpuslara yine siyasi nedenlerle duyulan düşmanlık ve öfkenin ceza infazı sırasındaki baskıyı, işkenceyi ve düşmanca yaklaşımları körüklemesinin yarattığı sorunlar giderek artıyor. Çıplak arama, hücre cezaları, infaz yakma, şartlı tahliye ve denetimli serbestlik uygulamalarından yararlandırmama yönündeki uygulamalar mahpusların dört duvar arasında geçirdikleri süreleri artırmakla kalmıyor, işkenceye dönüştürüyor.
Tecrit önemli sorunların başında geliyor. Mahpusu sadece dış dünyadan değil diğer mahpuslardan da yalıtmayı amaçlayan tecrit, mahpusların beden ve ruh sağlığında önemli sorunlara yol açıyor. İmralı tecriti ise genel bağlamının dışında siyasi nedenlerle ağırlaştırılarak uygulanıyor. İşkence olarak tanımlanmayı gerektiren, hukuk dışı bu tutuma karşı hukuk ve insan hakları örgütlerinin, BM işkence izleme komitesi ve benzeri kuruluşların yeterince tepki göstermemesi giderilmesi gereken büyük bir eksiklik.
Mahpusların itirazını ve huzursuzluğunu baskıyı artırarak çözmeye yönelen idarenin bu tutumu işkencenin dozunu daha da artırıyor.
Her itiraza disiplin cezası ile yanıt verilmesi, üst üste alınan cezalar nedeniyle mahpusların aylarca hatta yıl boyunca yakınlarıyla ziyaret yapamamaları, spor, sohbet gibi sosyal alanlara çıkılamaması, mektup gönderememeleri ve alamamaları, telefon hakkını kullanamamaları gündeme geliyor. Bu hukuksuz uygulamalar karşısında yapılan itiraz ve şikayet dilekçelerinin yerine ulaşmaması ya da başvurulardan bir sonuç çıkmaması, infaz memurlarının ve idarenin yasa kural tanımayan, tahrik edici tutum takınması ile birleştiğinde; mahpuslar temel haklarına erişim için bile açlık grevi benzeri eylemler yapmak zorunda kalıyorlar.
Çocukları değil karanlığı hapsedin
Türkiye çocuklarını çalışmaya zorlayan, taciz eden, hapseden bir ülke. Sendikaların yaptıklarını çalışmalara göre; kayıtlı kayıtsız toplam 2 milyon çocuk çalıştırılıyor. Çocukların çalışma yaşı 3'e kadar inmiş durumda ve çalışan her 10 çocuktan 8'i kayıt dışı. Türkiye, çocuk yoksulluğu konusunda Avrupa'da en alt sırada.
Ceza ve Tevkif Evleri Müdürü'nün açıklamasına göre; 31 Ekim 2018 itibari ile 3 bin çocuk hapishanede ve bunların 743’ü anneleri hapiste olduğu için hapiste büyümek zorunda bırakılmış çocuklar. Oysa çocuk gelişimine göre belirlenecek bir yaşa kadar çocuklarına bakabilsin diye anneler dışarı çıkarılabilir. İnfazı ertelenir, seçenek yaptırımlara çevrilebilir ve bu can acıtan tablo sona erdirilebilir. Yine, çocuk cezaevlerinin kapatılması ve suça itilen çocuklar için alternatif yaptırımlara yönelinmesi bu sorunu büyük oranda çözebilir.
Çocukların ötesinde de cezaevleri toptan sorun alanı. Mahpus kadınların, LGBTİ bireylerin yaşadıkları sorunlar, 70 bin öğrencinin halen tutuklu bulunması, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilenlere uygulanan infaz sisteminin sorunları, neresine baksanız, aklınız orada kalıyor.
Devletin haklarımızı ihlal etme hakkı yok
Anayasa, Medeni ve siyasal Haklar Sözleşmesi, AİHS, evrensel insan hakları standartları böyle söylüyor ama Anayasayı, mevzuatı, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını takmayan iktidar bunu da takmıyor.
Osman Kavala ile ilişkilendirilerek 17 Kasım'da tutuklanan Y.Aksakal hakkındaki suçlama "Gezi olayları sonrasında yapılan "şiddetsiz eylem", "sivil itaatsizlik" konulu toplantılarda moderatörlük yapmak".
Ben tutanağı okuduğum halde bu akıl tutulmasına bir anlam verebilmiş değilim derken arkasından Gezi Dayanışması olarak bilinen gruba yönelik Gezi olayları ile ilgili soruşturma başlatıldı.
Yaklaşık bir yıldır değişik sebeplerle yapılan operasyonlarda gözaltına alınanlara "Cumartesi Anneleri eylemine katılmanın bir suçlama olarak yöneltilmesine bir anlam veremezken, 700.hafta yani 25 Ağustos’tan bu yana her hafta eylemin yasaklanması; olan bitenin tesadüf değil bir planın parçası olduğunu gösteriyor.
Düşünce ve ifade özgürlüğü, barışçıl toplanma ve gösteri hakkı savaş halinde bile dokunulamayacak haklar arasında sayılmakta ama halimiz ortada. Devlet gazeteci, akademisyen tutuklamakta birinci sırada, evlatlarını arayan annelere bile tahammülü yok.
Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü'nün açıklamasına göre; hükümetin 2023 planında: 5 yılda 137 bin 687 kişilik kapasiteye sahip 228 yeni cezaevi açılması var.
Tablo bu 223 hedefi ile birlikte değerlendirildiğinde daha çok baskı, daha çok gözaltı, tutuklama, olacağını söylüyor bize. Ancak bu, aynı zamanda muhalif karşı çıkışların da artacağı şeklinde okunabilir.
Sonuç olarak:
Tablo ortada, eğitimden sağlığa sorun olmayan bir alan yok. Ama devleti durduracak bir sınır da yok. Anayasasızlık ilan edildiğinden beri, keyfiliğin artması tesadüf değil. Devlet önünde engel görmüyor. Çünkü, yasal engelleri aştı ve muhalefet yeterince güçlü değil, dağınık, devlete sınır çizecek perspektife sahip değil gibi görünüyor.
Oysa toplumda ciddi bir hareketlilik var. 3. Havalimanı işçilerinin yapılan hukuksuzluklara karşı dik duruşunu koruyabilmesi, değişik işyerlerinden gelen eylem direniş haberleri, kadınların mücadelesi, çevrecilerin, insan hakları savunucularının, muhalif siyasetçilerin, toplumu oluşturan farklı kimliklerin mücadeleleri çok değerli.
Bu hareket, dağınık ve bir araya gelmenin ciddiyetini henüz kavramamış gibi görünse de bu toparlanamayacağı anlamına gelmiyor. Tablo böyle olduktan, zulüm ve baskı bu raddeye vardıktan sonra, büyük toplumsal kalkışmalar bir kıvılcıma bakar nihayetinde.
İHEB tespiti yapmış ben sadece aktarayım; İnsan zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalır. Ayaklanmasını engellemek için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması gerekir. Bu ders devlete.