İki aile, onbir can, bir mezar ve bir soykırım hikayesi. Tam 78 yıl sonra Dersim Soykırımı’nda katledilenlerin bir mezarı oldu. 1938’de devlet güçleri tarafından öldürülen Baran ve Canan ailelerine mensup 24 kişinin kemiklerine ulaşmak için başlatılan hukuki süreçte toplu mezar yeri tespit edilmiş ve geçen yıl Nisan ayında Adli Tıp tarafından mezar kazısı yapılarak kemikler çıkarılmıştı. Adli Tıp, bulunan kemiklerin yedisi çocuk onbir kişiye ait olduğunu tespit etti. Ve soykırımın yıldönümünde bu on bir insana ait kemiklerin birebir DNA eşleştirmesi mümkün olmadığından aynı tabutta, aynı mezara defnedildi.
On bir can, koyun koyuna yatacaklar yine. Yaşarken akrabaydılar, ölürken kanları kanlarına karışmıştı, zamanla kemikleri kemiklerine karıştı ve hiç ayrılmamacasına şimdi aynı mezardalar. Aynı hikayenin içindeydiler aynı mezarın içindeler şimdi de. Bu sadece bir rastlantı deyip geçmek de mümkün olabilirdi, eğer soykırımın yıldönümünde İstanbul'da yapılan anmada konuşan yaşlı amcanın söylediği "sırt sırta vermezsek başaramayız" cümlesini duymamış olsam. O tek mezar, geçmişten geleceğe bir mesaj değil mi sizce de?
Yaşlı amca neden bu sözü söyleme ihtiyacı hissetti dersiniz? İnsanı sadece mutlulukları, kızgınlıkları konuşturmaz, eksiklikleri de konuşturur. Bugün dayanışmadan söz ediyorsak dayanışma eksikliğinden, yüzleşmeden söz ediyorsak halen inkar politikalarını ve söylemlerini aşamadığımızdan değil midir?
Anmaya giderken Dersimli genç arkadaşımla konuşuyoruz. Bana Dersim'i anlatan kitaplarda okuduklarından nasıl etkilendiğini ve çevresindekilerin kendisini nasıl garipsediğini anlatıyor. Yaşamadığın şeylere niye bu kadar üzülüyorsun diyorlarmış. Genlerimizde koca bir insanlık tarihinin izleri varken, tarihi kendimizden başlatma hastalığı mı demeli, ya da tarihi yok sayma mı, yoksa acılardan korunmanın bir yolu olarak unutmaya meyleden bir ruhsal yapı mı, bilemedim.
Soykırımla yüzleşmeye asıl karşı çıkan katliamcı devlet olmakla birlikte, asıl o büyük acıları yaşayanlar için zor bir şey yüzleşmek. Çünkü o acıları yeniden hatırlamak, yeniden korkmak, yeniden kaybetmek, yeniden kaybolmak, yeniden ölmek ama hayatta kalmak, o acılarla beraber yeniden yaşama tutunmak demek yüzleşme.
Belki de bu yüzden, 2016 Şubat TÜİK'in verilerine göre "İstanbul'da yaşayan Tuncelili sayısı 85 bin 159 kişi" olarak açıklanırken soykırım anmasında sadece bir kaç yüz kişi vardı. Dikkat ettim, oraya gelenlerin de en az yarısı kendi aralarında sohbete meyilliydiler. Bir tarafları onları oraya kadar getirmiş, bir tarafları o acı öyküleri duymasın diye kendisine meşgale yaratıyordu halen.
Ermeni Soykırımı anmaları sırasında basına yansıyan acılı öyküleri okurken düşündüğüm, Dersimliler neden anlatmıyorlar hikayelerini sorusunun cevabını da buralarda aramalı belki de. Ya da cumhuriyet tarihinin katliamlarından söz edilirken çoğu kere Dersim'in anılmamasının ya da Malatya, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarıyla Dersim Soykırımını aynı kefede değerlendirmenin kimi nedenleri de burada belki.
78 yıl geçse de üzerinden, her yeni katliamla yara yeniden kanatıldığından acılar tazelendiğinden belki, belki bir kayıp yakınının dediği gibi "devlet öldürdüğünü itiraf etti ama kemiklerini vermiyor, öldürene dava açmıyor. Konuyu gündemde tutmak için yapılacak bir şeyler var ama Cizre’de, Sur'da, Silopi'de, Nusaybin'de insanlar henüz öldürülürken, yakılırken, kaybedilirken utanıyorum kendi davamın peşine düşmeye".
Kendisini suçlu hissetmemek için üç maymunu oynayan devlet yanlılarını ayırırsak, ruh halimiz bu, açmazlarımız var elbet ama Tunceli Dersim olmadan, soykırım mağdurları için telafi mekanizmalarını işletmeden, devlet suçunu kabul edip cezasını çekmeden ne soykırımcı zihniyet değişir, ne katliamlar son bulur ne de kaçmaya çalıştığımız acılar bırakır peşimizi.