8 Mart kadının kimlik, eşitlik ve özgürlük için birlikteliğinin her yıl yeniden deklare edildiği uluslararası bir gündür. Anmalar yapılır bu gün dünya kadın hareketinin değişik kanatlarından, nutuklar atılır, dilekler sıralanır tek tek.

Kadın sorunuyla büyük benzerlikler gösterir ulusal sorun Marksist teoride de. Ama bütün teorik söylemlerden uzak, alıntısız, dipnotsuz ve yaşamla bütünleşmiş olarak en yalın haliyle zaferin yolunu Kürt kadın hareketi gösteriyor günümüz dünyasında. Kürt halkının istisnasız bütün alanlarda eşitlenmiş kimlik ve özgürlük talebinin savaşçısı olan Kürt kadını, kendi cinsiyet kimliğinin de kurtuluş mücadelesini vermektedir aynı zamanda. Kürdistan topraklarında kadın, verdiği mücadele ile kendisini kuşatan bütün engelleri tek tek aşarak, özgürlük kavgalarının ancak “ya hep beraber ya hiç birimiz” temelinde yürütüldüğünde zaferle taçlanabileceğinin en belirgin örneği olmuştur.
Selam olsun dünyanın kimlik ve özgürlük için savaşan bütün kadınlarına; selam olsun Kürt kadınına, Zilan’a, Beritan’a, Sema’ya, Sakine ve bütün yoldaşlarına.
***
“Bindik bir deveye, bilmiyom ki nereye?” sözü aslında çok derin bir anlama sahiptir.
Deve, inadıyla tanınan bir hayvandır ve “deveye hendek atlatmak” o kadar zordur ki, uzak Asya’dan dört nala gelen atalarımız Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan topraklarda kurdukları iktidarı, bu inada sahip halklar tarafından tek tek kaybederek bugüne geldiler. Ve kaybetme  kompleksinden dolayı mücadelenin başarısız gerçekleştirildiği her yerde, dünyayı kana boyama pahasına da olsa müzakereye isteksiz yaklaşmıştır.
Biliyorum, yukarıdaki sözün doğrusunun bu olmadığını düşünerek düzelttiniz beni. “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” sözünden yola çıkarak ben uydurdum elbette yukarıdaki sözü ve kendi üretimimden vazgeçmeye hiç de niyetli değilim. Öyle ya, devrimci olduğuma göre, bende de bir deve inadı damarı olması gerek. Ve inanıyorum ki benim uydurduğum söz, süreci daha iyi anlatıyor.
Savaşan güçlerden hangisini deveye benzetirseniz benzetin haklısınız. Ne Türkiye Cumhuriyeti Devleti yüzlerce asırlık sömürgeci inadından vazgeçeceğe benziyor, ne de Kürdistan halkı “halkların eşitlenmiş koşullar altında özgür kimlikleriyle barış içinde birlikte yaşama” isteminden. İkisinde de kendi inatlarını sürdürme konusunda bugüne kadar kırılmamış bir irade, varlığını ötekine dayatma tarzıyla sürdürülüyor. Biri binlerce yıllık eşitsizlik temelinde sürdürülen gerici ezen-ezilen ilişkisini serumla yaşatma çabasını; öteki 21. Yüzyılın ve gelecek yüzyılların “bütün kimlikler için eşitlik, özgürlük ve barış” umudu ve isteğinin gücünü insandan alan direnişini temsil etmektedir.
***
Moda deyimle, “Fırat’ın Batısında” barış doğrultusunda henüz cılız sayılabilecek bir damar yaratılmış olmasına rağmen, Türk halkının bütününü kucaklayan bir barış heyecanının yaşandığını söylemek mümkün değildir. BDP’lilerin Karadeniz turunda başlarına gelenlere bakarsak, tersine, en azından bazı yerlerde, bir “barış paniği” yaşandığından bile söz edilebilir. Fırat’ın Doğusu ise “gerçekleşme olasılığı küçük bile olsa her barış olasılığının desteklenmesi” neredeyse bir yaşam özelliğidir. Uyguladığı acımasız dış ve iç politikalar ve yarattığı düşmanlıklar sayesinde bölgede hareket edebilme olanaklarını bütünüyle kaybetmiş olan bir Türkiye’nin, barış konusundaki istemine hala inanmamakla ve asla güvenmemekle birlikte, ben de, “mademki söz çıktı ağızdan o zaman buna şans tanımak gerekir” diyerek peşindeyim barışın.
Biliyorum ki Türkiye’nin bundan sonra yönünü geriye çevirme şansı asla olmayacaktır. Bütün iğrenç uygulamalarına rağmen sömürgeci Türkiye’nin sürdürdüğü savaş, Kürt halkının kimlik ve özgürlük mücadelesinin karşısında başarısız kalmıştır ve gelecekte de başarı şansı olmayacaktır. Bu noktadan geriye dönüş, gerçekten büyük bir felakete çağrı yapmak olur.  
Devletin samimiyetine inanmamaktan öte katliamcı, şiddet yanlısı alışkanlıklarını da kısa sürede terk edebileceğini düşünmek ham hayal olar. Bu nedenle her türden saldırıyı püskürtebilecek bir gelişkinliği koruyarak barışı devlete dayatmak gerekmektedir. Açıkçası sayın Karayılan’ın bu konuda söylediği sözler, hem durumu doğru biçimde özetleyen gerçekçi bir umudu, hem de kalıcı, adil bir barış için mücadele veren herkese görevlerini hatırlatan büyük bir öneme sahiptir.
“Bu süreç daha derinlikli ele alınmakta, daha köklü ve kalıcı bir barışı geliştirmeye aday bir süreçtir. Ancak bu süreç, aynı zamanda her an kırılabilecek ve her an kapsamlı bir çatışmaya dönüşebilecek bir süreçtir de. Biz kendimiz bu açıdan zaten hazır olacağız ama kitlemizin ve halkımızın da bu anlamda gerçekçi yaklaşması, bilinçli ve örgütlü yaklaşması önemlidir. Kimse ham hayal peşinde koşmasın." (M. Karayılan.)