BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridi protesto etmek amacıyla Leyla Güven öncülüğünde başlayan açlık grevi direnişine Strasbourg’dan ses veren 14 eylemcinin direnişi 80.gününde devam ediyor. 14 eylemciden biri olan avukat Deniz Sürgüt, girdiği davalar nedeniyle hakkında dava açılan, tutuklanan, serbest kaldıktan sonra yurtdışına çıkan isimlerden biri. Aynı zamanda gençlik çalışmalarında yer alan Sürgüt’le Strasbourg’da geçirdiğimiz günler boyunca çokça sohbet ettik. Eylemin 80. günü vesilesiyle sohbetimizi bu defa kaydedelim istedik.
Eylemlerin değiştiren, dönüştüren nasıl bir gücü var?
Bu eylemin insanları değiştirme gücü etkileyici. Tamam biz bu sürecin parçasıyız, bu değişimi sabit olmamız nedeniyle çoğunlukla görmemiz mümkün olmayabiliyor ama gelen ziyaretçilerden anlıyoruz ki, eylemimiz duygusal bir bağ oluşturmuş durumda.
Dün burada bir genç oturuyordu. Hayatımda ilk defa gördüğüm biri. Telefonuna bakıyordu, dalmıştı. Yanından geçerken telefonun ekran görüntüsü dikkatimi çekti, fotoğrafımı koymuş. Dedi ki, “herkes sizden bahsediyor. Ben de, senin fotoğrafını haberlerden buldum.” Bu beni çok duygulandırdı. Eylemimizin amacı anlaşılıyor. Hem gençliğimiz, hem de halkımız tarafından. Halk için, hepimiz için yapılıyor bu eylemler, bu direnişler. Direnmek zorundayız. Geleceğimiz için direnmek zorundayız. Küçük örnekler belki ama anlamları benim için büyük. Yani o gençlerin yüreklerini görmek, onlarda anlam bulmak önemli.
Bir yazı yazıyordum ama tamamlayamadım henüz. Özgürlük Hareketimiz bu direnişe, büyük anlamlar veriyor. Rojava‘daki halkımız, arkadaşlarımız Derezor hamlesi öncesi direnişteki bütün arkadaşlara mesaj göndermişlerdi. Demişlerdi ki “Direnişteki bütün arkadaşlar için yarın Derezor‘da dolaşacağız.“ Şimdi bu büyük bir anlamdır. Yazımı bitirememin sebebi, bu direnişin özüne ve anlamına dair samimiyetsiz bir şey yazmamaktı. Çünkü eylem kendi sözlerini söylüyor zaten. Ben yanlış bir anlam vermekten çekindiğim için, bıraktım günlük yazmayı. Dedim ki; bu anlamın bütününün hakkını vermeliyim. O nedenle henüz yazımı bitirmedim.
Sait Faik’in bir sözü var. Diyor ki, “Yazmasaydım, çıldıracaktım.“ Yazmanın öyle bir derecesi var.
Ziyarete gelen annelerle çok güçlü bir bağın ve iletişimin var... Bu bağ nasıl oluştu?
Yani şöyle söyleyeyim. Ben bu mücadeleye katılmadan önce aslında kendi annem dışında kimseyi tanımazdım. Şimdi bu mücadelede özellikle Cizre sürecinde farkettim ki, bu mücadeleye katılanları en iyi anlayan annelermiş. Hem çok büyük bir acı duyuyorlardı çocuklarına her an bir şey olacağının tedirginliği vardı hem de diğer yandan da anneler şunu görüyorlardı: “Bu haksızlıklara direnenler kendi evlatlarıydı. Kendileri de bu haksızlığı kabul etmiyordu.
Her annenin görüşünüşte birbirine benzer ama özünde birbirinden farklı hikayeleri var. Onları dinlemeyi hep önemsedim. Bilmeyi, hikayenin özündeki o duygularını, hislerini duyumsamayı hep önemsedim.
Mesela buraya gelen annelerin çoğunun bir acısı var. Buraya geliyor ve bizleri bağrına basıyor.
Ayrıca, Kürt Özgürlük Hareketi bir halk hareketidir. Yani klasik bir sol örgüt değil. Hareket ile örgüt arasındaki farkı iyi anlamak gerekiyor. Dolayısıyla anneler bu mücadelenin en önemli unsurudur. Aile kavramına bir zamanlar, eksik yaklaştığımızı düşünüyorum. Aileyi “Küçük devlet“ olarak tanımlıyorduk. Eskiden “devletin küçük çekirdeği ve kurumsal biçimi“ diyorduk. Tabi ki bu bir dogmatik yaklaşımdı. Önderlik aileye yönelik güçlü eleştirisinden sonra önemini de ortaya koydu. Aile nasıl ki devlete birey yetiştiriyorsa, aynı zaman özgürlüğe de kanalize eder. Aileyi hangi açıdan yorumladığımız önemlidir.
Heval Andok kendi çözümlemesinde, “Ben ailemi bu harekete katıldıktan sonra, daha çok sevmeye başladım“diye anlatmıştı. Onunla büyüme, onu büyütme bir emek sürecidir.
Bende öyleyim. Bu mücadeleye katıldıktan sonra, annemi daha çok sevmeye başladım. Gorki‘nin “Ana“ kitabında, Pelage karakteri var. Oğluyla birlikte politikleşiyordu. Kürdistan gerçekliğinde de bu var. Ailelerimiz çocuklarıyla birlikte politikleşiyor. Dolayısıyla ailelerimiz değerlidir. Bir de biz sürekli ailelerimize gidiyoruz. Sürekli ailelerimizin yanındayız. Yani onların yaşamına dokunmasan bu hareketi nasıl temsil edeceksin! Bu biraz temsil etme meselesidir.
Tabi sen özyönetim direnişlerine de tanıklık ettin. Biraz o süreci değerlendirmen mümkün mü? Mesela ailelerimizin yaklaşımı nasıldı?
Ben özyönetim direnişlerinden 6 ay önce Cizre‘ye gitmiştim. Aslında insanlar bir şeyleri farkediyordu. Çünkü, Önderlikle 5 Nisan‘da yapılan son görüşmede bir öngörüde ve uyarıda bulunmuştu. Demişti ki, “Bir daha görüşme olmayacak. Benimkisi çok büyük bir savaştır.“ Biz bu durumu anlatmaya çalışıyorduk halkımıza. Tabi yurtsever halkımız da bunun anlamını biliyordu. Cizre halkı yurtseverdir ve de bizler de anlatıyorduk. Bizim öngörümüz değildi elbette. Devlet çözüm sürecini kendisi bitirmişti. Bir savaşın olacağı belliydi ve ilk yöneleceği yerin de Botan olacağı ortadaydı. Yeni ev yapanları bile uyardık. Botan‘da ilk yöneleceği yer de Cizre’ydi. Cizre‘de hemen hemen her ailenin şehidi var. Mücadele içinde çocukları var. Her aile çocuklarıyla politikleşmiş. Halk hazır olduğunu söylüyordu ama ne kadar hazırlıklıydı bunu söylemem zor. Yani halkımızı eleştirmek için demiyorum bunu. Ama halkımızın, devletin geçmişten bildiğimiz katliamcı karakterine ne kadar cevap verebileceğini bilmiyordum.
O süreçle ilgili Nusaybin, Sur, Cizre ve de özyönetim direnişlerinin olduğu bir çok yerde, halkımızda bir soru işareti yoktur. Kırgınlığı da yoktur. Dışarıdan o süreçle ilgili ilginç belirlemeler yapan anlayışlar var. Yani devletin, insan hak ve hukuğunun, savaş hukuğunun hiç bir yerine sığmayan katliam girişimini tartışmayan ve özyönetim süreçlerini salt “hendek“ gibi dar bir yere sıkıştıran anlayış söz konusu.
Bu anlayış aslında, süreçle ortaya çıktı. Bize zararlarından birisi “orta sınıfı“ güçlendirmesi oldu. 0Nasıl devletle işbirliği içerisinde olacağını, maddi anlamda kendisine ne gibi rant sağlayacağını düşünen bir orta sınıf güçlendi. Savaşın gidişatına göre taraf belirleyen ve bunun dilini oluşturan bir sınıf oluştu.
Dediler ki, “zamanı değildi.“ Zamanı değildi, ne demek anlamak mümkün değil. Düşün sana saldırı var ve sen “zamanı değildi“ diyorsun. Devlet seni öldürmeye geliyor ve sen kendini savunuyorsun. Birileri bu savunma için “zamanı değildi“ diyor. Bu direnişlerin tümü savunmaydı. Yani durduk yere birileri hendek kazmadı. Bu halkın kendini savunma refleksiydi.
Bugün bu dili üretenler baştan beri mücadelenin dışında kalmak isteyen kesimdir. Şunu iyi anlamak gerekiyor. Her iktidarın ve devlet sisteminin sırtını verdiği sınıftır, orta sınıf. Dikkat edin bu türden dili kullanan kesimin çoğunluğu ya öğretmen, ya memur, ya avukattır. Yani memur dediğimiz küçük burjuva kesimdir. Demokratik Çözüm Sürecinin getirdiği rahatlık döneminde birden “biz de yurtseveriz“ diyen sınıftır.
Bu sınıf, dönemin konjonktürüne uygun dil oluşturan ve de renk değiştiren bir sınıf. Çözüm sürecinde mücadelenin parçası olduğunu söyler, savaş döneminde ise devlete göz kırpar. Savaşın yükünü sırtlamaz. Bir avukat olarak söylüyorum, bu dili üretenlerin çoğu maalesef ki avukattır. Özyönetim direnişleri sonrasında bir sürü avukatın gidip, hala çocuklarımızın naaşının altında olduğu evlerin sahiplerinden para istediler.
Kentleri yıktılar, tanklarla, bombalarla halkımızın evlerini yıktılar. İnsanlarımız bodrumlarda yakılarak, katledildi. Devletin katliamını teşhir edemiyor bu sınıf. İnsanlarımız katledildi ama bu zihniyet buna “katliam“ bile diyemiyor. Güya Kürt gazetecidir ama özyönetim direnişlerinin olduğu yere gidip “devlet şu kadar kişiyi öldürdü“ diyor. Dili ile bu katliamları normal bir sınıra çekiyor. Minimal anlamlar yüklüyor.
Özyönetim direnişleri Kürdün hafızasında bir turnusol kağıdı olarak kalacak. Buna karşı kim ne tavır alıyor görülüyor. Bu halk bunun anlamını veriyor. Öncülük yapacak düzeyde arkadaşlarımızı orada kaybettik. Katledildi bu arkadaşlarımız. Eğer ki bir söz söylenecekse o söz de bu direnişin sahiplerine aittir. Bu dil bir anlamda işbirlikçilik olarak ele alınmalıdır. İşbirlikçilik doğrudan düşman safıdır.
Cizre’ye ilk saldırı olduğunda orada mıydın?
İlk saldırı 24 Temmuz 2015 tarihinde oldu. Kimsenin elinde bir silah yoktu. O gece ben de ordaydım. Çatılardaydık. Gökyüzü görülmüyordu mermilerden. O gün oradan gökyüzüne baksan, bir yıldız göremezdin atılan mermilerden. O geceyi yaşayan herkes “devletin çöktürme planı“ nedir anlamıştı. O vahşiler, insanlarımızı katletmeye geldiler. Herkesi katledeceklerdi. Bunu iyi anlamamız gerekiyor. Devlet ne olursa olsun bir savaş kararı almıştı. Tek amaç vardı halkı katletmek. Şimdi bu gerçekliği emin olun ki o sınıf da biliyor. Bugün kendi çıkarlarını koruma derdinden başka bir derdi olmayan bir anlayıştır karşımıza çıkan.
Heval Mehmet Tunç‘un şehadetinin 3. yılı geride kaldı. O dönemle ilgili bir çok video izliyorum. Özyönetim direnişleri dönemindeki bir videosu var. Orada Cizre halkının Kürdistan‘daki bütün direnişlere, devletin saldırı girişimlerine karşı bir çok yere giderek savunmalara katıldığını belirtiyordu. O video da şunu dile getirmişti: “Cizre bu kadar ağır bir saldırı altındayken bizi yalnız bırakmaları bizi düşündürüyor.“ Orada sahip çıkılmadı. Bunu düşünmek ve dile getirmek zorundayız.
Heval Leyla Güven de bu halkın öncüsüdür. Özyönetim direnişleri sürecinde, halka yönelik her saldırıda, hep en öndeydi. Şimdi ise ona ve Önderliğimize sahip çıkarak, özeleştirimizi verme zamanıdır. Bu süreç hepimiz için bir özeleştiri dönemi olmalıdır. Geçmişte yerine getiremediğimiz sahiplenmeyi şimdi yapmamız gerekiyor. Bu direnişi, halkımız sahiplenmelidir. Heval Mehmet Tunç‘u sahiplenmediğimiz gibi olursa, bu utancın altından kalkamayız. Böylesine büyük ve de tarihi bir sorumluluk alarak, bedenini açlığa ve de dolayısıyla ölüme yatırmış değerli bir yoldaşımızın direnişini, hepimizin sahiplenmesi gerekiyor.
Kazanacağız, bundan eminiz. Halkımız ile birlikte Önderlik üzerindeki insanlık dışı tecridi kıracağız, buna bütün arkadaşlarımızın inancı tamdır. Sağlık durumumuzda, eylemin doğasından kaynaklı bazı olumsuzluklar elbette oluştu. Ama moral ve motivasyonumuz her geçen günle birlikte artıyor.
Biz, Seyit Rıza‘nın torunlarıyız. Seyit Rıza idama götürülürken, “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun“ demişti. Ben de, “sizin yalanlarınıza, hilelerinizle de bu sefer baş edeceğiz. Bu da size dert olacak. Kazanacağız, bu da size dert olacak“ diyorum.