AKP devleti, toplumsal yaşama taşıdığı, insanların günlük hayatına soktuğu ve kanunlara dönüştürdüğü veya henüz dönüştüremediği uygulamalarla şer’i yaşamı görünür kılarak "şer’i hukuku” egemen kılmaya doğru yol alıyor. Yani "Gizli ajandası”nda kayıt altına alınmış olanı gerçekleştirmeye çalışıyor.

Bunu gerçekleştirirken tarih boyunca uygulanagelen yöntemi kullanıyor. Çünkü getirilmeye çalışılan her yeni sistem, düşünce ve ideoloji yürürlükte olanın reddi üzerinden kendini var eder. Var olana ait olan olgular alabildiğine kötü gösterilir. Bununla birlikte, yeni olarak sunulana ait olanlar ise albenili hale getirilerek, allanıp pullanarak topluma sunulur. Sunumda ağırlıkla olarak duygular hedeflenir. Yeninin toplumsal karşılığı varsa ki her zaman var olmuştur; var olandan muzdarip olan bireyler ve guruplar da buna "bir umut” olarak sarılmaya başlar.

Ve var olan mektepli (formel) değil, alaylı (informel) gruplar, bu halkanın büyütülmesi için faaliyetlere girişirler. Halkaları genişletilerek büyütülür. Daha sonra bu informel yapılar formel bir yapı oluşturarak gücü toplulaştırır.

Bir örgüte kavuşan "yeni ideoloji” (yeni tanımı, ille yeni bir ideolojiymiş gibi görülmemeli, var olandan farklı olan anlamında kullanıldığını anlamak gerekir) ele geçirdiği güç merkezleri üzerinden tüm toplumsal dokulara sirayet ederek/girerek toplumsal yaşamı bu ideolojiye uyarlamaya başlar. Toplum uyarlanınca ardından da hukukunu oluşturur. Ve bu hukuk "kadir-i mutlak” hale gelir. Kim ki, kadir-i mutlak olan bu hukuku ret ederse; ölüm dahil tasavvur edilecek her türlü cezayla karşılaşır.

Bu kronolojik ve sosyolojik anekdottan sonra, her ne kadar İslam, yaşama dair her şeye müdahale eden bir dini ideoloji ise de, şer-i hukukun müdahale ettiği temel alanlara, AKP öncesi duruma, AKP nin ortaya çıkış koşullarına ve AKP’nin uygulamalarına ayna tutmakta yarar vardır.

İslam’da, şer-i yaşamın temel çerçevesi;

- İnanç, itaat, ibadet,

- Hukuk açısından, cezada kısasa kısas,

- Helal ve haram,

- Ahlak,

- Kadının sadakati, kadının erkek ile eşit olmayışı (ikinci sınıf insan olarak görülmesi),

- İstihbarat,

- Ekonomik faaliyetlerde ticaretin temel alınmasdır.


Cemaatlerin ittifakı 

Osmanlıcılık külleri ve ruhu ile bakiyesi üzerinden kendini yeniden dizayn eden tekçi, baskıcı Kemalizm veya Kemalist ideoloji, bir yanda Sünni İslam’ı devletin resmi dini haline getirirken, diğer yandan bırakın radikal İslami bir yaşamı savunanlara, doğalında İslamı yaşamak isteyenlere dahi büyük zulümler yaptı. Onlara hayat hakkı tanımadı. Dıştaladı, horladı. Bazen de onları katliamdan geçirdi.

Bu kesimler, yaklaşık 80 yıl süren devletin bu yaklaşımına karşı cemaatler biçiminde örgütlenerek varlıkları sürdürdüler. Bazıları ise tekkeler etrafında kümeler oluşturdu.

Potansiyeli kayda değer olan bazı cemaatler şunlardır.

-Nur cemaati. Said-î Kürdî/Said-î Nursî(birçok kola ayrılmıştır.)

- Fethullah Gülen cemaati

- Menzilciler

- İsmail Ağa cemaati

- Hizb-ut tahrir

- Süleymancılar.

- İskender paşalılar.

- Halveti Uşşaki cemaati ve diğerleri.

Bu cemaatler, 80’li yılların ortalarında Turgut Özal’ın koordinesinde kısmen bir araya geldi. Ancak geniş anlamdaki ittifakları AKP ile birlikte oldu. AKP’yi doğuran, büyüten, 13 yıldır iktidarda olmasını sağlayan sadece bu ittifak olmamıştır. Ana olgu; uluslararası güç merkezlerinin yükselen Kürt halkının özgürlük ve onurlu yaşam talebini bastırmak, Kürt Özgürlük Hareketi'ni durdurmak, bunların önünde; İslami öğenin hakim olduğu bir siyasal yapı ve ideolojiyle donatılmış bentler, barajlar oluşturmak olmuştur. Tekçi, baskıcı Kemalist rejim on yıllarca horladığı, dıştaladığı bu kesimlerin örgütsel bir güce ulaşmasını sineye çekip kabul ettiler. Çünkü onlara göre daha büyük olan "düşman”ın, yani Kürt Özgürlük Hareketi'nin, Kürt halkının güçten düşürülmesi, tavsiye edilmesi daha önemliydi.


AKP zihniyetinin kodları 

AKP gizli ajandasının temelini oluşturan bu niyet için, 13 yıllık iktidarı döneminde neler yaptı. Bunların önemlilerini sıralamakta yarar var: 

* Başta RTE olmak üzere tüm yöneticileri inancı tekleştirip tüm topluma kabul ettirmek, bilinçaltlarına şekil vermek için konuşmalarında Sünni İslam’ın terminolojisini kullandı, kullanıyor. "Şov”a dönüştürülen "Cuma namazları” medya üzerinden evlerin içine kadar taşındı, taşınıyor. Aleviliğe karşı rencide edici dil devreye sokuldu. Sünni İslamı yaygılaştıracak diğer uygulamaların yanı sıra İslami eserlerin basımına büyük ekonomik destekler sunuldu, sunuluyor.

* Örgütsel ilişkilerde itaat mutlaktır. Kimse bir üstünün kararlarını yargılayamıyor, emirlerini boşa çıkaramıyor. Bunun en tepesinde de "halife” olarak kabul edilen "Erdoğan” vardır.

* Son 13 yıl içinde, Sünni İslam’ın ibadethanesi olan camilerin sayısında ihtiyaçtan fazla büyük bir artış vardır. Hatta nüfus camı oranı açısından; Şer’i hukukun işletildiği ülkeler geride bırakılmıştır. Resmi kurumlarda açılan mescit, kurulan Kuran kursu yeri sayısının haddi hesabı yoktur. Bunu "inanç özgürlüğüne saygı”nın bir gereği olarak değerlendirmek mümkün değildir. İnanç özgürlüğüne saygısı olan kişi ve yönetimler, diğer inançlara da aynı yaklaşımı göstermelidir. Rumların, Alevilerin, Süryanilerin vb. inançların ibadethanelerine yönelik gösterilen tahammülsüz, kindarlık AKP yöneticileri tarafından defalarca dile getirilmiştir. Başörtüsü konusunda da aynı yaklaşım sergilenmiştir. Onlar başörtüyü Sünni İslami yaşamın bir "sembol”ü olarak gördükleri için her yola başvurdular.

İmam Hatip Okulu sayısının artırılması, 4+4+4 eğitim sistemine geçiş, okullarda peygamberin hayatının ders olarak okutulması, içki yasağının genişletilmesi, 19 Milli Eğitim Şurası genel kurulunda; "okul öncesi ve ilkokulda kullanılan eğitim aracı metinlerinde kendi kültürümüze ait literatüre (masal, hikaye, fabl, şiir vb.) yer verilmesi”, "İlkokul 1, 2. ve 3. sınıflara da din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin konulması”, "trafik güvenliği ve insan hakları, yurttaşlık ve demokrasi derslerinin haftalık ders çizelgesinden kaldırılması”, "Anadolu otelcilik ve turizm meslek liselerinin öğretim programları ve ders çizelgelerinden ‘Alkollü içki ve kokteyl hazırlama’ dersinin kaldırılması” gibi tavsiye kararlarının alınması da bu politikanın bir ayağıdır.

* Hukuk açısından, bu anlayışı ifade eden en önemli örnek; tecavüz vakalarında dillendirilen ancak henüz pratikleştirilmesi mümkün olmayan; "mütecavizin çeşitli yöntemle hadım edilmesi” ifadesi olmuştur. Bunu söylerken hiç kimse; tecavüzü doğal ve meşru görüyormuşum gibi, rezilce, ahlaksızca, onursuzca bir düşünceye yeltenmesin, bunu dilendirmeye kalkışmasın. Çünkü tecavüzün insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğuna inanan ve bunun için yıllarca mücadele eden bir insanım.

* Kadını "ikinci” sınıf bir insan olarak gören anlayış geliştirilmeye çalışılıyor. Başta "halife” olmak üzere yöneticilerin kadının” iffetti ve fıtratı” hakkında söyledikleri ortadır. Çalışan kadınlarla ilgili olarak getirilen "erken emeklilik”, "doğum ve süt izinleri”nin artırılması gibi düzenlemeler; kadını tedricen çalışma yaşamından ve toplumsal hayattan uzaklaştırıp "eve kapatma”ya matuf bir niyettir.

Toplum, Sünni İslam’ın değerlerine göre olan,”helal şeyler-haram şeyler”, "ahlaklı olan-ahlaksızca olan”lar propagandasından bunalır hale geldi. "Halife” başta olmak üzere, sanki AKP yöneticileri bunlarla ilgili özel dersler almış gibi. İnsanlar, şehirlerarası yolda yaya olarak yürürken ''sağdan yürüsem helal midir, soldan yürüsem haram mıdır'' deme noktasına getirilmiştir.

 "Halife”nin, Türkiye sanayi sermayesinin temsilcisi olan TÜSİAD’la, finans sermayesinin temsilcileri olan bankalarla olan kavgası, asla haksız kazanç veya rant veya İslam inancına göre faizin haram oluşu yada bu kesimlerin AKP karşıtlığı gibi bir duruş sergilediği için değildir. Tümüyle İslam dininin çıkış sürecindeki başat ekonomik durum ve İslam’ın kendini üzerinden var ettiği ekonomik faaliyettir. Çünkü İslam dini, ticaret ve ticari sermaye üzerinden gelişmiştir.

"Halife” ve "AKP devleti”, Nisa süresinin 104. Ayetinde emir olunan "düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin” ifadesine uygun olarak, Türkiye’nin parçalı olan istihbarat kurumlarını bir merkezde birleştirmiş, başına "en sadık insanını” geçirmiş ve direkt kendine bağlamıştır.


Geriye dönüş korkutuyor 

Öne çıkan bu yaklaşım ve uygulamaları "Halife Erdoğan”ın 08.12.2014 tarihinde yapılan 5. Din Şurası'nda  "İslam alimleri”ne seslenirken söylediği bir cümle ile bitirmek istiyorum. Şöyle diyor; ”Cumhurbaşkanı olarak, bu ülkede dine ait tüm meselelerin, tüm konuların artık özgürce ve öz güvenle ele alınabilmesi için ilgili tüm kesimleri cesaretlendirmekle mükellef olduğum inancı içindeyim".

Bu resim beni kaygılandırıyor, hatta korkutuyor. Seceresine göre dokuz nesil boyunca medrese eğitimi görmüş, imamlık yapmış hatta medreselerde Seydalık yapmış ancak dini manevi bir değer olarak görüp ona göre yaşayan bir ailenin ferdi ve bu ailesel geçmişten inanç anlamında kalıt taşıyan biri olarak beni korkutuyorsa; Alevi toplumunun, Süryani, Yahudi, Keldani ve diğer cemaatlerin ya da ateistlerin kaygı ve korkularını anlıyor, nedensiz olmadığına inanıyor, korku ve kaygılarını yerinde buluyorum.

Hiç kimse, toplumsal gelişmenin hep ileri yani ilerici olacağı, tekerleğin geriye doğru döndürülemeyeceği gibi bir yanılsamaya girmemelidir. Değişim varsa bünyesinde dönüşümü de barındırır. Bu dönüşüm bazen geriye doğru olur. Örnek olarak, İran, SSCB, Nikaragua, Almanya, Afganistan gibi ülkelerin tarihlerine ya da militan katılımının çeşitliliği itibariyle tarihin en "enternasyonalist” örgütü olan IŞİD'e (DAİŞ) bakabiliriz.