- Ne Türkiye‘nin ne de İsrail‘in siyaseti bölgede istikrarı sağlar. İstikrar, herkesin kimliğini ve özgürlüğünü esas alan, ulusal demokratik hakları inkâr etmeyen demokratik entegrasyonla sağlanabilir.
CAFER TAR
Uzunca bir süredir Suriye gündemi bütün dünyayı meşgul ediyor; insanlar nispeten küçük sayılabilecek bir ülkenin dünyanın geri kalanını neden bu kadar ilgilendirdiğini haklı olarak bilmek istiyor. Bunun birden çok nedeni var. Her şeyden önce Suriye jeopolitik olarak Doğu Akdeniz bölgesinin önemli ülkelerinden biri, ayrıca sahip olduğu demografik çeşitlilik Suriye‘yi daha da önemli hale getiriyor.
İsrail kurulduğu günden beri Suriye‘yi kendi geleceği açısından en tehlikeli ülkelerden biri olarak gördü. Bu sadece Suriye‘yi uzunca bir süre BAAS Partisi‘nin yönetmesi ile ilgili bir şey değildi. Bunun tarihsel ve kültürel nedenleri var. BAAS, Esad‘ın tasfiyesiyle iktidardan uzaklaştırıldı fakat Suriye‘de aynı tarihsel ve kültürel nedenler var olmaya devam ediyor.
Kürtler açısından da benzer bir durum söz konusudur; Kürtlerin coğrafi olarak Akdeniz‘e, dolayısıyla dünyanın geri kalanına dolaysız ulaşabileceği coğrafya Rojava bölgesidir. Bu jeopolitik durumu, Cumhuriyeti kuranlar neredeyse yüz yıl önce tespit etti; Hatay meselesi de aslında bir ölçüde bunun için 1938'de gündeme getirildi. Hatay, Kürtlerin Akdeniz‘e ulaşan çıkış kapısı durumundadır.
Dikkat ederseniz; Kürdistan‘ın petrol dahil doğal kaynaklarının uluslararası piyasalara aktarılması için ya Türkiye ya da İsrail limanları masaya geliyor. Bu, bir jeopolitik zorunluluktur; günümüz koşullarında kimse kendi kendine yetemez. Birlikte çalışmak neredeyse bir zorunluluk oldu; birbirine en fazla karşıt olan devletler bile birçok alanda birlikte çalışmak zorunda kalıyor.
Suriye sahasında da aslında benzer bir durum yaşanıyor; Suriye‘de bu aşamada hâlâ Rusya, Körfez ülkelerinin tamamı, etkisi çok azalmakla birlikte İran, eski ilişkileri üzerinden varlığını devam ettiriyor. Günümüzde ABD, İsrail ve Türkiye, Suriye sahasında en etkili olan ülkeler olarak öne çıkıyorlar ve bu üçlünün arasında ilk bakışta anlaşılmayacak kadar karmaşık ilişkiler var.
Özellikle Türkiye ve İsrail arasında son dönemlerde artarak devam eden gerilim, herkesin dikkatini çekiyor. Halbuki aynı iki devletin Suriye‘de aynı zamanda kesişen çıkarları var. Her ikisi de İran‘ın bir daha güçlü bir biçimde bölgeye dönmesini ve Suriye‘nin yeniden istikrarsızlaşmasını istemiyor. İsrail ve Türkiye‘nin bu iki konuda ABD‘nin koordinasyonunda birlikte çalıştıklarına dair güçlü duyumlar var fakat Suriye‘nin geleceği konusunda oldukça farklı bakış açılarına sahipler. Türkiye ısrarla Suriye‘nin toprak bütünlüğüne vurgu yapıyor; merkezi bir devlet ve güçlü bir Suriye ordusunun bir an önce oluşması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Türkiye‘nin son yıllarda pozisyonundaki tek farklılık Suriye Kürtlerinin kimi siyasi ve kültürel haklarına bakış açısında ortaya çıkıyor.
Türkiye bu noktaya kendi başına gelmedi; Kürtler dört parça Kürdistan‘da çok yoğun bir mücadele ortaya koydu. Özellikle Rojava‘da DAİŞ karşıtı mücadele döneminde ve sonrasında ortaya koydukları perspektif, bütün dünyada hayranlık uyandırdı. Suriye‘de Kürtler yaptıkları ile o kadar göz doldurdular ki; bütün bu olanlardan sonra artık kimse onları inkâr edemezdi. Dolayısıyla Türkiye‘nin inkâr siyaseti karşılıksız kaldı. Kürt Halk Önderi'nin "varlık sorunu tamamlandı“ diye tarif ettiği şey budur. Gerçekten de Kürtlük, bütün Kürt coğrafyalarında kendi küllerinden yeniden var oldu.
İsrail, işte bu varoluşu kendi adına bir fırsata dönüştürmek istiyor. İsrail açısından prensip olarak Kürt karşıtlığı veya taraftarlığı diye bir durum söz konusu değildir. İsrail, meseleye şöyle bakıyor: Suriye yeniden merkezi olarak güçlü bir İslamcı/Arap devleti haline gelmemelidir. Eğer böyle bir şey olursa bu benim açımdan ciddi güvenlik sorunları ortaya çıkartır. Dolayısıyla Kürtler, Dürziler, Aleviler ve diğer yerel güçler Suriye‘de merkezi devleti dengelemeliler.
Buraya kadar aslında bir sorun yok fakat İsrail, bunu içeride demokratik güçleri destekleyerek ve kendi içinde demokratikleşerek değil, bu güçlerin tamamını birbiriyle vuruşturarak ve birlikte yaşadıkları diğer halklara düşmanlaştırarak yapmak istiyor. İsrail‘in veya Netanyahu yönetimindeki İsrail‘in temel açmazı budur. Eğer İsrail‘in de güvenliğini esas alan demokratik bir Suriye ve Ortadoğu yaklaşımı olsaydı Kürtlerin ve bölgenin diğer demokratik güçlerinin İsrail siyasetine tutumu başka olurdu. İsrail, çatışmayı esas alan tutumuyla bölgenin sürekli istikrarsızlaşmasına neden oluyor ve bundan Kürtlerin hiçbir çıkarı yoktur. Aksine etrafındaki halklarla sürekli çatışma halinde olmak Kürtlere büyük zarar verir. Despotik devletlere karşı Kürtlerin haklı bir mücadelesi vardı; bu mücadele ve meşruydu fakat bu halkların birbirlerine düşmanlığına evrilmemeli ve Kürt Hareketi bu noktada büyük bir hassasiyet gösteriyor.
Bu noktada ABD‘nin tutumu belirleyici oluyor; yakın bir zamana kadar ABD, İsrail ile birlikte İran-Rusya ve Suriye üçlüsüne karşı bir cephe oluşturmuştu. Şimdilerde ise denklem tamamen değişti. Günümüzde bu denklem Ankara-Şam ve diğer tarafta Tel Aviv biçiminde oluşmuş gibi gözüküyor; ABD ise tam ortada duruyor. Kürtlerin Suriye devleti ve toplumuna entegrasyonu, İsrail‘in vuruştur-kazan siyasetini boşa çıkarıyor fakat Suriye ve Türkiye de demokratik entegrasyon siyasetine uyumlu davranmıyorlar; süreci boşa çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Uzun vadede ne Türkiye‘nin oyala ve zaman içerisinde etkisiz hale getir ne de İsrail‘in birbirine vuruştur ve hepsini birden güçsüz hale getir siyaseti bölgede istikrarı sağlar. Bölgede istikrar ancak Kürt Halk Önderi‘nin tarif ettiği, karşılıklı herkesin kimliğini ve özgürlüğünü esas alan, kimsenin ulusal demokratik haklarını inkâr etmeyen demokratik entegrasyon yaklaşımıyla sağlanabilir.