***
“İnsanın ciğeri hiç yanar mı anne, bağıra bağıra ölür mü hiç insan?” Güneşin bile kendini mahrum kıldığı bu kente geldiğimde, yanımda sadece 15 yaşım ve çeyiz sandığım vardı. Annemin kokusu hala buram buram bedenimde idi. Zira en son annemin elleri hamamda yıkamıştı bedenimi. ‘Annem kokuyordum.’ Benden uzaklarda idi ama bilirdim, bir şekilde duyardı beni. Uzaktan uzağa hep yüreğimde annemle konuştum…
***
Neylerim ben şimdi, kadınlık nedir bilmem ki ben. Ağlarken nasıl yüzü güler ki insanın. Tanımadığım bir erkeğe bakarken, nasıl güler ona nasıl yaklaşabilirim. Yok, annem bu böyle olmayacak. Sen derdin ya hani ‘Tanrı bizlere yardım eder’ diye. Tanrıya mektup yazacağım. Belki beni unutmuştur. Mektuplarımı okuyunca hatırlar, yardım eder bana…”
“Kararmış bir toprağın bitki örtüsü gibiydi. Baktığı her şeyle kederleniyordu. Hayatı şu an hain bir ayraç gibi duruyordu yanı başında. Gölgeli bir su. Bitmemiş bir yapı. Geçmişin uzak boyutlarından bir anı gibi karşısında dikilen hayatı. Bırakmamalıydı onu. Sevinince hüzünlenen o gözlerin neyin peşinde olduğunu anladığı an bırakmamalıydı onu. “Ya ben ya düşlerin” demeliydi… Kıyamazdı Erkan’ı ona. Anne dediği yerde güller biter dünya güzelliğe dururdu. Öyle sever öyle sayar öyle tapardı anacığına. Ama ya o. O nasıl kıyacaktı Erkan’ına. Artık yediği her lokmada dahi rahat olmayan “başkaları açken ben nasıl doyarım, başkaları mutsuzken ben nasıl mutlu olurum” diyen, gönlü rüzgara düşen canına o nasıl kıyacaktı... Biricik varlığını koruyamadığı için suçluydu. “Tövbe” dedi. “Tövbe”. “Yok ki öyle bir şey, ben ne yapıyorum böyle” dedi kendine sinirlenerek. Olsa hissetmez miydi? Hissetse inanmaz mıydı? İnansa yaşar mıydı? Yaşanılır mıydı?”
Utamara Kadın Buluşma Merkezi’nin “Her Kadının Bir Hikayesi Var” adıyla geçen yıl birincisini yaptığı etkinliğe katılan öykü ve şiirlerin bir kısmını okuma şansım oldu. Yukarıda birkaçından kısa kesitlerine yer verdiğim, hepsi bir birinden etkileyici olan öykü ve şiirleri büyük bir heyecanla okudum. Okuduğum kimi öyküyle genç bir yüreğin ‘çeyiz sandığı’ başındaki feryadına, kimisinde ‘Ahbın’lıktan gelen çığlıklara, kimisinde hakikatin yakıcılığına tanık oldum. Zeliha’nın, Semiray’ın ve Sultan’ın arafta kesişen yollarını; Xalafi’nin isimsizliğine olan isyanını; Aylin ve Berivan mücadelesini, kendi anadiliyle ağıt yakma hayalini kuran Zarife’yi tanıdım. Kendilerine rağmen yaşamları belirlenmiş kadınların isyanına ortak oldum. Hayatını çocuklarına adamış bir anının sesini duyurmak için verdiği çaba ve cesaret kadın yüreğimi bir kez daha yüceltti.
Tanıdığım ne çok insanın o hikayelerde yer aldığını hayretle gördüm; birbirine benzeyen, ayrı mekanların aynı insanları.
Öykülerde dikkatimi çeken diğer bir konu kadınların söyleyecek çok sözünün olmasıydı. Evet söyleyecek sözleri, anlatacak çok hikayeleri var kadınların. Ve nitekim cesaretleri de var.
Utamara tarafından organize edilen bu öykü yarışmalarının kadınların yazmasına büyük katkı sunduğunu okuduğum öykülerde gördüm.
Öykü ve şiirlede sessiz bir çığlığa dönüşmüş olan kadın yaşamlarını yazmak, en iyi sorgulama, analiz etme biçimidir. Yine kadın dünyasını, algısını, beklentisini, hayallerini anlatmak açısından da önemlidir yazmak. En önemlisi ise; yıllarca yazma cesaretimiz olmadığı için, eril kalemlerin şekillendirdiği dünyalarımızı kendi kalemlerimizle şekillendirme girişimi olmasıdır.
‘Arafta kesişen yollar’
“Annesini düşünürken kendi durumunu annesininkiyle karşılaştırdı. Gözlerinden bir-iki yaş aktı. “Hakikat” deyip durakladı. Derin bir nefes aldı. ‘Annemin aradığı hakikat ise, benimkisi nedir?’ diye geçirdi içinden. Hakikat arayışçılığı annesini delirtmişti. Sadece delirtmekle de kalmamış, ölümünü de hızlandırmıştı. Şimdi de sıra kendisinde miydi? Kendisinin akıbeti ne olacaktı? Delirecek miydi kendisi de, yoksa gerçek bir hakikate mi erişecekti?”