Dışarıdan bakanlar için tablo, „Kürt aydınları arasında görüş farklılıkları var ve bu farklı görüşler arasında bir tartışma yürüyor” gibi okunabilir. Kürdistan tarihine biraz yabancı, yakın geçmişin çözümlemesine biraz uzak olan herkes için fotoğraf budur: „Farklı fikirler arasındaki münakaşa...“ Elbette farklı fikirlere sahip olan Kürt aydınlar vardır, ancak yaşanılan sürecin gerçeği bu değil, tamamen farklıdır.
Türkiye’nin yönetici elitleri ve hükmetme kudretini elinde bulunduranlar, 2010 yılından itibaren Kürt sorununun çözümü eksenli çekimser girişimlerinden de geri adım atınca, yeni bir konsept devreye girdi. Bu konseptin üç temel ayağı vardı:
1-) İçerde polisiye operasyonlarla yetkinleşmiş siyasi ve entelektüel kadroları tasfiye etmek,
2-) ABD’nin de istihbarat desteğiyle dağa yönelik topyekûn bir savaş,
3-) Hem dağ hem de legal alanı gözden düşürecek saldırgan bir ideolojik alan savaşı...
İşte bu temel konseptin üçüncü ayağının bir parçası olarak, eskiden beri Kürt hareketine belli bir mesafesi olan, hatta hınç taşıyan, ama aynı zamanda zayıf, hırçın ve aciz kişilikler ile mündemiç kim varsa gözüne kestirip etrafına topladı iktidar. Bu figürler içerisinde, kendisi açısından önemli gördüğü, „yararlanabileceği” birkaç kişi, daha önceki iktidarların gadrine uğramış, yurt dışındaydılar. Bunlar için yasal mevzuatın niteliğine bakmadan davetiye çıkardı, Türkiye’ye getirtti. (Bu durum, iktidar için iki temel avantaj sağlıyordu. Birincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz konseptin devreye sokulmasında, yani bu kişiler aracılığıyla Kürt hareketinin gözden düşürülmesine dönük kamuoyu oluşturulmasında önemli bir araç kazanmış oldu, ikincisi de bizzat bu kişilerin getirtilmesiyle Türkiye’de demokratik bir ortamın oluştuğu izlenimini verebiliyordu.) Beri yandan Türkiye’de de Kürt hareketine küfretmek isteyen, onu karalamak için kendisine verilecek görevi kabul edebilecek o kadar zayıf „aydın” vardı ki, iktidar adeta bunlar içerisinde „seçim” yaptı.
Şimdi bu „Kürt aydınları” kendilerine sunulan her platformda Kürt hareketini karalamak için enselerine dokunacak eli bekliyorlar. Bu güruh içerisinde iktidarın eli kimin ensesine dokunursa bir adım öne çıkıyor ve söylemesi gerekenleri birbiri peşi sıra sayıyor, „demeç” vermiş sayılıyor.
Ne ki ortadaki minare, çuvala sığmıyor. Toplu mezarlar orta yerde, her gün biri açılıyor. Katliamların izleri birbiri peşi sıra adeta kendi kendini afişe ediyor. Toplu kıyımlar ve hapsetmelerin meşru, bıraktım meşruiyeti, anlaşılır tek bir yanı kalmamış. Zindanlar Kürt yurtseverlerle dolup taşıyor. İşkence ve provokasyonlar ardı ardına açığa çıkıyor. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden zulüm herkesi vuruyor, almış başını gidiyor, bizim „Kürt aydınları” ise, Kürt hareketini eleştirmek, karalamak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Şöyle iki adım geri çekilip bakacak olan her vicdan sahibi insan, (meselenin sosyal, siyasal ve toplumsal haklılığını bir yana koyacak olsak bile), sadece asgari bir vicdani ve ahlaki tutum sahibi olmayı becerebilecek basirete sahip olan herkes bu durumu kınamaz mı? Sadece ve sadece ahlaki ölçüye vuracak olsanız bile, bir kavgada, sopa atılanı, şiddet göreni, zulme uğrayanı eleştirip, bu zulmün müsebbibine tek bir laf etmemeyi, hatta zulüm etme erkini elinde taşıyanlarla aynı fotoğraf karesine girip, ona sığınmayı hangi vicdan kabul edebilir?
Taraf olmak değil ama vicdanlı ve ahlaklı olmak o kadar mı zor? Ve bunu beceremeyenlere hangi yüzle „aydın” der insan? Nasıl bir vebaldir bu?