Bülent Arınç Meclis’te yaptığı bir konuşmada, iane dağıtımını bekleyen yoksullara hitap eder gibi, “Kürtlerin haklarını vereceğiz” demişti. Arınç’ın bu konuşması üzerinde yeteri kadar durulmadı. Yapılan bazı değerlendirmelerde daha çok vaatleri öne çıkarıldı. Tabii Arınç’ın vaatlerde bulunduğu sadece Kürtler değildi. Başka halkları da anarak kimin ne hakkı varsa vereceklerini söyledi. Bu sözler iflas etmiş bir fabrika sahibine ait olsaydı bir anlamı olabilirdi. Patron imana geldi, işçilerin hakkını ödeyecek derdik. Ancak Arınç burada ücret türünden sonradan edinilmiş haklardan söz etmiyor, söz gelimi ‘birikmiş ücretlerinizi ödeyeceğiz’ demiyordu. Onun diliyle ‘alacaklılar cephesi’nde yer alanların bu hakları doğuştan gelen, varlığa bağlı olan, onlar olmaksızın varlığın anlamını yitireceği haklardı. Bu nedenle vaatlerde bulunan Arınç aslında tipik bir sömürge bakanı gibi konuşmuştu.
Arınç’ın bu sözlerini biraz daha anlaşılır kılabiliriz. Söyledikleri özetle şuydu: Sınırlarımız içinde Türk olmayan başka halklar da yaşıyor. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler gibi Hristiyan ve Musevi toplulukların varlığı zaten biliniyor. Bunlar dışında Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Süryani-Keldaniler ve Araplar gibi halklar var. Bizden önceki iktidarlar bu halkların haklarını gasp ettiler. Kendilerini yok saydılar ve kültürel bir varlık olmaktan çıkarmaya çalıştılar. Fakat istenilen sonucu alamadılar. Şimdi devletin başında biz varız. Eskinin ‘kart-kurt’ söyleminde diretip kendimizi dünyaya daha fazla rezil etmeye rıza gösteremeyiz. Üzülmelerine hiç gerek yok, yanışlıkları telafi edeceğiz. Hakları bizde saklıdır, zamanı geldiğinde herkese haklarını vereceğiz.
Arınç’ın bu konuşması öncelikle TC’nin sömürgeci bir devlet olduğu gerçeğini bir Kürt tezi olmaktan çıkarmıştır. Sömürge bakanı benzetmesi yerli yerine oturuyor. Önder Öcalan Türk tarzı bu sömürgeciliği ‘ayı sömürgeciliği diye tanımlamıştı. Ayı avını hemen yemez, öldürdüğü hayvanı gömer. Toprağın altındaki leş çürür ve kokuşur. Kültürel soykırıma dayanan ve kendisi olmaktan çıkarmaya çalıştığı halkları yok sayan bu sömürgecilik tarzı sözcüğün gerçek anlamında çürütücüdür. ‘Canlı cenaze’ ya da ‘ayaktaki ölü’ tanımına denk düşen bir kişiliksizlik durumu Türk sömürgeciliğinin en dehşet verici çıktısıdır. Adını saydığımız halklardan geriye kalan çürüyüp kokuşmuş kişiliklerdir. Kürtler tam da bu noktada diriliş hareketi başlattılar. Gömüldüğü mezarı çatlatıp ayağa kalkan ölü misali bir diriliş mücadelesine atıldılar. Direndikçe ceset kokusundan arındılar. Yine de kültürel sömürgeciliğin çürütücü etkilerinden yeterince sıyrıldıklarını söylemek hala zordur.
Ulus-devleti bir sömürgeci devlet tipi olarak değerlendirmek belki de en doğrusudur. Bu devletin hakim etnisite dışında kalan etnik ve dinsel topluluklar üzerindeki sömürgeci karakteri oldukça nettir. Homojen bir toplum yaratma projesi en genel tanımıyla bir sömürgeleştirme projesidir. Kuşkusuz Kürtler herhangi bir etnik topluluk değildir, bin yıllardır kendi toprakları üzerinde yaşayan kadim bir halktır. Özgün yanları olmakla birlikte, Kürdistan klasik tarz sömürgecilik altında tutulan yegane ülkedir. Çünkü klasik sömürgecilik sistemi yıkılmıştır. Ama bu durum sömürgeciliğin bittiği anlamına gelmiyor. Başka bir deyişle sömürgecilik artık dışsal bir olgu olmaktan çıkmıştır. Özellikle Ortadoğu’da her ulus-devlet kendi halkı karşısında bir sömürgeci güç konumundadır. TC devleti için de bu böyledir. Toplumun ahlaki ve politik karakterindeki büyük çözülme, milliyetçiliğin en etkili din halini alması, dinin ulusallaştırılması, kültürün endüstrileştirilmesi, doğanın canına okunması, bireyciliğin toplumsallığı tüketen bir canavara dönüşmesi klasik sömürge toplumundan beter bir durumun yaşandığını ortaya koyan temel göstergeler oluyor.
Klasik sömürgecilik sisteminde sömürgeleştirilen ülke toplumunu aşağılama adeta genel bir kuraldı. Ama inkar siyaseti izleyen sömürgeci devlet hemen hiç yoktu. Örneğin ‘Vietnam ülkesi ve halkı yoktur’ demek sömürgeci devletler olarak ne Japonya’nın, ne Fransa’nın, ne de ABD’nin aklına gelmişti. Aynı durum Afrika’daki sömürgeler için de geçerliydi. Sömürgeciler işgal ettikleri ülkelerin halklarının ilkel ve kültürsüz olduğunu, kendilerini yönetme yeteneklerinin gelişmediğini iddia ediyorlardı. Amaçlarını bu toplulukları uygarlık seline katmak diye özetliyorlardı. Gerçek niyetleri ise sömürgelerin zenginliklerini talan etmek, nüfusunu da ucuz işçi deposu olarak kullanmaktı. Ama ‘uygar dünya’nın dışındaki bu halklar sömürgeciliği yıkacak kadar özgürlüğe bağlı olduklarını kanıtladılar. ‘Medeni’ efendilerini kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp kaçmaya çalışan birer it konumuna düşürdüler. Tasfiye ettikleri sömürgeciliğin bir insanlık suçu olarak algılanmasını sağladılar. Mehmet akif’in ‘tek dişi kalmış canavar’ dediği uygarlık bu halklara düşmanlık yaptı. Ama insanlık onların yanındaydı. Zaferlerini bu büyük insanlıkla kazandılar.
Aynı Arınç son olarak “Kürtçe medeniyet dili midir?” diye sormuş ve hemen ardından “Türkçe medeniyet dilidir” diye eklemiş. Benzer örneklerde gördüğümüz ırkçı sömürgeci kafa yapısı burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. Arınç da Batının tüm pozitivist bilimcilerini izleyerek ‘medeni’ olanın karşısına ‘ilkel’i koyuyor. Ona göre Kürt ‘vahşi’dir, ‘ilkel’dir; dili de ‘vahşet döneminin ve ilkelliğin dili’dir. Dolayısıyla anadilde eğitim istemek ‘vahşi’ ve ‘ilkel’ kalmakta ısrar etmektir. Uygarlığın feyizlerinden yararlanmak isteyen Kürt, Türkçe eğitimden şaşmamak zorundadır. Arınç kültürel soykırımı ve en önemli unsuru olan asimilasyonu bu biçimde meşrulaştırmaya çalışıyor. Erdoğan’ın ‘insanlık suçu’ dediği asimilasyona sahip çıkıyor.
Arınç’ın bu hakaretamiz cümlesi AKP’nin ‘Dersim özrü’nün de bir üçkağıtçı numarası olduğunu kanıtlıyor. 1925-40 yılları arasında tenkil, tedip ve tehcir harekatlarıyla Kürtlere diz çöktürmeye çalışanlar da aynı gerekçenin arkasına sığınmışlardı. Kürt katliamlarına ilişkin bütün belgelerde Kürtlerin ‘vahşi’ oldukları, ‘şekavet’le iştigal ettikleri, ‘hayatın manasını bir avuç darı yemekten ibaret’ saydıkları, Kürtçe diye bir dilin olmadığı yer alır. Kürtlere bu bakış açısı Osmanlı’nın Batı kapitalizminin etkilerine açıldığı tarihlere kadar götürülebilir. Daha öncesinde böyle bir bakış yoktur. Olsa bile ‘Ekrad-ı vahş’ın tanımının ancak ‘Etrak-ı bi idrak’ kadar bir anlamı ve değeri olabilir. Halkların ‘ilkel’ ve ‘uygar’ tarzında kategorize edilmesi sömürgecilik ve asimilasyon ihtiyacından kaynaklanmıştır. Bir insanlık suçu olan asimilasyonun mucidi ulus-devlettir ve kapitalist Batı patentlidir. Çıkan sonuç ortadadır: Kürt sorununda AKP de İttihat ve Terakki çizgisinde ve CHP’nin izinde aynı imha kararlılığıyla yürüyor.
Kürtçenin ‘muassır medeniyet’ denilen kapitalist modernitenin dili olmadığı doğrudur. Ancak bu durum onun değerini azaltmaz, tersine arttırır. Kürtçe insanlığın ilk dillendiği coğrafyanın kök dillerinden biridir; neolitik devrimin ve demokratik uygarlığın dilidir. Arınç’ın tepeden baktığı Kürtçe dünya dillerine pek çok sözcük hediye edecek kadar büyük bir zenginliğe sahiptir. Sadece iki bilim dalının adlarındaki kök kelimelerin Kürtçe olduğuna bakmak bile Kürtçenin gücünü göstermeye yeterlidir: Jinekoloji ve astronomi. Jin = kadın ve astare-star = yıldız kelimeleri nerdeyse tüm Batı dilleriyle çoğu Doğu dillerinde aynı anlama sahiptir.
‘İlkel’in ilk olmak ile bağını kurmadan yapılacak her değerlendirme hakikatten kopmaya götürür ve cehaletin yolunu açar. Önder Öcalan’ın bir belirlemesine değinmek isterim: Eğer bugünkü insanla ‘ilkel’ denilen başlangıçtaki insan arasında bir uçurum varsa, bu durumda hangisi daha insan sorusuna hiç çekinmeden ilk insan, ‘ilkel insan’ cevabını vermek gerekir. Arınç’ın medeni dediği ve Türkçe öğreterek Kürt’ü de çekmeye çalıştığı modernist yaşam tarzı onun olsun. Varsın biz ilkel olalım, varsın Kürtçe ilkelin dili olsun. Biz kendi dilimizden memnunuz, dilimizi seviyoruz, bu dili kullanarak kendimizi eğiteceğimize ve demokratik uygarlığı inşa edeceğimize inanıyoruz. Demokratik ulusun Kürtçe ile vücut bulacağından eminiz. Bir hususu da hatırlatalım ki yüz yıl önce Kürtçe Türkçeden daha etkin ve zengin bir dildi. Türkçe Türkmen toplulukları içinde konuşuluyordu. Osmanlı, Türkçeyi değil, ağırlıklı olarak Arapçayla Farsçanın karışımı olan Osmanlıcayı kullanıyordu. Bunu da Cumhuriyetin kuruluşuyla bıraktıkları bilinmektedir.
Arınç ve adına konuştuğu sömürgeci devlet şu ayı sömürgeciliğine son versin; elini dilimizden, kimliğimizden ve kültürümüzden çeksin. Gölge etmesin, başka ihsan istemez.