Birleşmiş Milletler’ce 1994 yılında alınan bir karar doğrultusunda 3 Mayıs tarihi tüm ülkelerde ‘Dünya Basın Özgürlüğü Günü’ olarak kutlanmaktaymış.
Sanmıyorum, Türkiye’de etik sahibi hiçbir basın mensubu bugün gönül rahatlığıyla bir meslektaşını arayıp; ”basın özgürlüğü günün kutlu olsun” demiyor, diyemiyordur. Çünkü Türkiye’de basının durumu içler acısıdır.
Türkiye, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü gazeteci sayısı bakımından dünya birinciliğini sürdürüyormuş. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun saptamasına göre bir yıl önce, 3 Mayıs 2011 tarihinde Türkiye cezaevlerinde 12’si yazı işleri müdürü olmak üzere 58 gazeteci tutuklu bulunuyordu. Bir yıl sonra 19’u yazı işleri müdürü olmak üzere tutuklu gazeteci sayısı 92’ye yükselmiştir.
***
Basının işi, toplumun gereksinim duyduğu her konuda, araştırma, bilgilendirme, aydınlatma ve toplum yararına kamuoyu görevini yerine getirmesidir. Basının bu işlevini yerine getirebilmesinin temel koşulu kendini özgür hissedebileceği bir ortamın oluşturulmasıdır. Bu ortamın oluşturulması da basın özgürlüğüne dayanır.
Basın özgürlüğünün önkoşulu ahlaktır. Sanıldığının aksine ahlak, özgürlüğü kısıtlayıcı değil, özgürlükleri artırıcı ve devamını sağlayan bir kavramdır. Basın özgürlüğü için de diğer bütün başka özgürlük konularında olduğu gibi ahlaki temizlenmenin tepeden değil dipten başlaması şarttır.
Özgür bir basının dezenformasyona karşı sorumluluk almak hariç, hiçbir sansürü bünyesinde barındırmaması gerek.
Bazen de doğrudan baskıcı müdahaleye gerek kalmadan, habercilik alanında “intizamı” sağlayıcı “önlemler” alınır. Estirilen terör, verilen gözdağılar zaten zihinlerde karakollar kurup, kendiliğinden gerekli otokontrolü sağlamaya yeterli olur.
Basın özgürlüğü, tarih boyunca diktatörlüğe giden yollarda hep ilk kısıtlanan alan olmuştur.
Demokratik kültürün yerleşmediği, çoğulculuğun esas alınmadığı, ifade özgürlüğünün saygı görmediği, okumayan, okuduğunu özümseyip fikir üretmeyen, ürettiği fikirleri savunmayan ve onların arkasında durmayan bir toplumda ne kadar „basın özgürlüğü elden gidiyor“ eleştirisi yapılsa da, basın özgürlüğünün de bir parçası olduğu özgürlük ortamının oluşmamasından her bir birey sorumludur. Medya organlarının köşecilerini dolduran siyasi kültür yoksunu köşe yazarları kadar muhabirlik etiğini kaybetmiş gazeteciler de sorumludur bu durumdan. Bu özgürlüklerin kısıtlanmasında, kaliteli içerik üretmeyen medya organları kadar, dürüst haber, doğru bilgi talep etmeyen çoğunluk da pay sahibidir.
Hal böyleyken, yargı siyasetten bağımsız, medya yargıdan bağımsız, gazeteciler güç odaklarından bağımsız değilken, içerideki gazetecilerin sayısının artması ya da azalması neyin göstergesi olabilir? Kürt sorunu hakkında yazan gazeteciler, sosyologlar bir bir içeri atılırken, sesi çıkmayan ulusalcı gazeteciler işin ucu kendilerine dokunmaya başladığında basın özgürlüğü savunucusu kesildiler. Özgürlük bir bütündür; ya bir bütün olarak, herkes için savunulur ya da bir bütün olarak reddedilir.
Olay ve olgulara eleştirel bakamayan bir toplumda ise kendi siyasi görüşünüzü yaymak için karşı siyasi görüşte olanları asılsız haberlerle suçlayabilir, başkalarını zan altında bırakarak propagandanızı yapabilirsiniz.
Yukarda sayılanların her birini dünyanın neresinde yaparsanız yapın sonunda tutuklanır ve hüküm yersiniz, ama bunu Türkiye’de yaparsanız düşünce yoksunu kesimden milyonlarca destekçi toplayabilirsiniz.
***
Her şey zıddıyla vardır denir ya, bir de madalyonun öbür yüzü var: Basın ahlakını kendine terbiye edinmiş, tüm baskı ve engellemelere rağmen kalemini satmayan ve özgür kalma uğruna bedel ödeyenler ve bir özgür basın geleneği yaratmışlar var.
Evet... Belki de bu yazıda tüm yazdıklarım onlara bir selam uçurmanın girizgahıydı.
İçerde ya da dışarıda özgür basın adına direnenlere aşk olsun. Selam olsun.
‘Basın Özgürlüğü Günü’