‘ARAP BAHARI’ TÜRKİYE VE KÜRTLER -II-

‘Başını Kaldır Kerdeşim!” 23 Temmuz 1952 yılında Mısır’da iktidarı ele geçiren Nasır’ın bir yıl sonra krallığı devirmesinin ardından Süveyş kanalını ulusallaştırma hereketi sürerken Nil Nehri boyunca yayılan kent ve kasabalardaki pankartlarda bu slogan yazılıydı. Nasır’ın yaratmış olduğu ulusalcı dalga, 1957 yılında Ürdün’de, 1958 yılındaki Lübnan iç savaşında, ve aynı yıl gerçekleşen “Irak Devrimi”inde, Suriye’deki Baas Hareketi ve 1962’deki Yemen’deki Cumhuriyetçiler’in hareketine kadar bütün bir Arap dünyasını etkisi altına almıştı. Günün sorunu “Arapların Birliği” idi. Hareketin etkisi, “Bağdat Paktı”ni fiilen dağıtacak kadar güçlü olmuştu. Sürece son halka olarak Libya eklendi; Kaddafi, 1969 yılında askeri bir darbeyle iktidarı ele geçirmişti...
Aynı coğrafya. Aynı halk. Ama şimdi rüzgar farklı bir yönden esiyor. Sadece o zamandan güç alarak kurulan rejimler değil, Amerika ve Batı’nın desteğiyle iktadara gelmiş Mübarek gibi rejimler de ardı ardına yıkılıyor. ABD Savunma Bakanı Robert Gates, bu durumu, “1950’li yıllardaki ve belki de bir asır kadar önce Osmanlı İmparatorluğununun çöküşünden bu yana en büyük değişim” olarak anladırıyor.
Toplumsal değişimlerden hep büyük “kaygı” duymuş olan ABD’nin, bu sefer, bu “değişim”lerin yanında duruyor olması ilginç değil mi? Hatta Obama daha da ileri giderek büyük bir devrimci gibi konuşuyor: “Nerede halkına karşı hoyratça, acımasızca davranan ve onu tehdit eden bir diktatör varsa, BM’nin kararı çerçevesinde, o diktatöre müdahale etmek, zanedersem ABD’nin çıkarınadır.”

YDD’NİN İLK AYAÐI BOP’DIR

ABD’nin desteklediği bu “devrimler” aynı yolu izliyor: (Gerçi denilecektir ki, “Devrimin yolu birdir”) Önce sivil bir kalkışma başlatılıyor, adından yaptırım, deniz ve hava ablukalarıyla uluslararası bir tepki ve “sivil kayıplarını önlemek için insani destek” adına, askeri müdahale yapılıyor. Bütün bunlar Libya’da olduğu gibi yoğun bir hava saldırısıyla tamamlanıyor. Robert Gates’in dediği “en büyük değişim” böyle gerçekleşiyor.
Peki niye? Bütün bunlar ne adına yapılıyor. Nedeni, yukarıda resmini oluşturmaya çalıştığımız bölgenin koşullarından dolayı olası bir toplumsal bir patlama, bir devrim korkusu mu?
Öncelikle şunu söyleyeyim: Alt yapısı bulunmasına karşın, bölge ne politik ne psikolojik olarak “sosyalist” veya “demokratik” bir devrim koşullarına sahip değil. Bu “tehlike” çok uzun bir gelecekte mevcut, ama bu anın, ya da yakın bir geleceğin sorunu değil. Onlar açısından sorun, dünyanın içinde bulunduğu “belirsizlik”tir. Yoksa duvar yıkılır ve ilk önce kendileri o yıkılan duvarın altında kalır; bu konuda yeterince tecrübeye sahiptirler çünkü.
Bu “netleştirme” harakatı, öyle tepkiyle oluşmuş bir hareket ve yöntemlerle değil, alt yapısı ve siyasal-kültürel psikolojisi iyi hazırlanarak başlatılmıştır. “Yeni Dünya Düzeni”nin (YDD) ilk ayağı “Büyük Ortadoğu Projesi”dir (BOP). Yani sınırları belirlenmiş bir bölge/alan sözkonusudur. Bu tez ve projenin ortaya atıldığı günün üzerinden neredeyse 22 yıl geçmiş. Bugün bölgede yaşananların alt yapısı, geçen bu zamanda hazırlandı. Gerçekleşenler ise bu sistemin artık inşaa edilmekte olduğunu gösteriyor. Bu açık ve nettir.

SOKAKLAR VE GERÇEKLİK

Buralarda sokaklara dökülen, meydanları işgal eden, saraylara saldıran, çatışan güçler ne oluyor? Bazılarının “devrim” dediği bu görüntüdür, ama yanıltıcıdır. Geniş halk kitlelerinin kendiliğinden gelişen hareketleri tarihte hep var olmuştur. Ağır yoksulluk ve baskı koşulları kitleleri sokağa döker. Dipten gelen bir örgütlülüğe dayanmayan bu türden hareketler, sonuçta ya sistemin zorba gücüyle sindirilir ya da sistemde kısmi reformlara yol açarlar. Örgütlü halk hareketleri bunlardan farklıdır; ne istediğini proğramatik bir formatta belirtir. Bu nedenle çok sıkı (bazı durumlarda) olmasa da örgütlüdür.
Ama “Arap Baharı”ında yığınların sokaklara dökülmesi dışında, bir gerçeklik yoktur. Wilhelm Langthaler, anti-emperyalist Kamp’ın internet sitesine yazdığı bir yazıda Tunus Komünist İşçi Partisi (PCOT)’nin seçim öncesinde yaptığı kongrede konuşan partının lideri Hammami’nin “değişim” sonrasını özetleyen şu sözlerini aktarıyor: “Eski elitler hala rejimi kontrol ediyor. Toplumsal yapı açısından eski sistem halihazırda çok değişmedi. Yoksul, yoksul olarak kalmaya devam ediyor.” Buralardaki “devrim”lerde yığınların -yukarıda dataylarıyla anlattık- içinde bulunduğu durumdan faydalanılarak harekete geçirilmeleri ve onlar üzerinden yeni planlara meşruluk kazandırma durumu yaşanmaktadır. Bütün “demokratikleşme” bundan ibarettir. Buralardaki yeni rejimler oturmaya başladıkça, yığınlar da eski “kader”leriyle yüz yüze kalacaklardır. Tunus ve Mısır’da bu yan yeterince fark edilemedi, ama Libya ve Suriye uygulamarında bu gerçeklik açık ve nettir. Bundan sonra “Arap Baharı”nın yaşanacağı yerlerde de durum bundan farklı olmayacaktır.
Bir büyük projeden bahsediyoruz. Bölgede “kapaklar, kanallar” her yönüyla yenileniyor. Gelişmeler buna uygun ilerliyor. Bir ülkede bitiyor, diğerinde başlıyor. Bir tespih taneleri gibi tane tana seçiliyor.

EŞEKLER YAŞLANINCA

Anadolu/Mezopotamya coğrafyasında yaşayan köylüler, yakın bir zamana kadar yıllarca evin en ağır işlerini görmüş olmalarına bakmaksızın yaşlanan ve iş göremez duruma gelen eşekleri serbest (özgür) bırakırlardı. Bu eşekler, bir yaz sonrasında götürülüp dağda veya uzak bir yerde bırakılırdı. Ve o bir daha eve alınmazdı. Çünkü onun beslenmesi, o aile için gereksiz bir yüktür artık. Dışarıda kalıpta kurt ve aç köpeklerden kurtulsa bile, bir kışı aç geçirerek yaşamayı başarmış eşeğe rastlanmaz...
Sözünü ettiğimiz ülkelerdeki rejimler de bu eşekler gibidirler. En azından, sahipleri onlara böyle bakıyor. Artık ayakta duracak, sahibinin çıkarları için çalışabilecek halleri kalmamıştır.  Çözüm ne edip edip bu eşekten kurtulmaktır.
ABD ve Batı’da bugün bu bölgede yıllardır bindikleri eşeklerini “azad” etmeya başladılar. Onları azad ederlerken “Bütün kötülüklerin nedeni” bu eşekler olduğunu belirtmeyi de  unutmuyorlar. Daha hızlı yol almak için yeni ve daha güçlü eşeklere gereksinim duymaktadırlar.
Peki, burada ölçü nedir? Tam olarak ne yapmak, nasıl bir Ortadoğu yaratmak istiyorlar? Bu sadece bir Amerikan projesi midir?

PROCUSTE YATAÐI

“Procuste Yatağı”, deyimi, Yunan mitolojisinden gelmektedir. “Suç” işlemiş insanlara karşı uygulanan bir “ceza” yöntemidir.  Sözlük karşılığı, insanları yatağa göre ayarlamak. Kurbanın boyu uzun ise kesiliyor, kısa ise vücut parçalara bölünerek yatağın boyuna göre uzatılıyor. Yani ölçü yataktır.
Ortadoğu coğrafyasinda İslamin farklı tonlarda rekleri var. Bunların hemen hemen tamamı “şeriat”tı simgeleyen bir anlam taşımaktadır. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin burada getirdiği bir ölçü olduğunu görüyoruz: Yeşilin “açık” tonu. Siyasal yapılama olarak “liberal İslam” diye adlandırılıyor. Ölçü budur. Bölge bu tona göre biçimlendirilmek isteniyor. Yani koyu tonlu olanlar açılıyor, yeşil olmayanlar da yeşil yapılıyor.
Biz bugün Tunus’la başlayan bir harekatı tartışıyoruz. Bu geç kalınmış bir durumdur. Oysa “değişim” Tunus’ta başladığı günlerde Türkiye’de bu “değişim” tamamlanmıştı. 80 küsür yıllık “laik” yapi “sessiz-sedasız” tasfiye edilmişti. Bu ayak sağlam basıldıktan sonradır ki, bölgede genel “değişim”in startı verildi. Anımsanırsa Amerikalı yetkililer 2000’li yılların başında “Türkiye libaral bir müslüman ülkesidir” görüşünü seslendirmeye başladılar. “Türkiye model ülke”dir dedikleri şey, budur. Yakın zamanlarda Tunus ve Fas’da yapılan seçimlerde galip gelen partiler, Mısır ve Libya’da iktidara gelmeye çalışan parti ve gruplar içinde AKP çizgisindeki grupların öne çıkıyor olmaları, bu nedenle hiç de şaşırtıcı gelmemektedir. Bizim “yeşilin bir tonu” dediğimiz olay budur.

YEŞİL DEMOKRASİ!

Burada sorun şudur: “Değişim”in hangi yönde ilerleyeceğidir.
Bu yöntemlerle iktidara getirilenler, kendilerini, “liberal” ya da “muhafazakar demokrat” olarak adlandırmaktadırlar. İyi de bu “muhafazakar demokrat” iktidarlar, nasıl bir duruş sergileyecekler? Bölge insanı “demokrasi” ile tanışabilecek mi?
İsimlerine ne denirse densin, bölgeye verilen yeni renk tonu, İslamı, Batı ile birlikte yaşamaya daha uyumlu hale getirecektir. Türkiye’ye bakıldığında bu rahatlıkla görülür. Ama bu “muhafazar domokrat” kesimler, kendi haklarına eskiden farklı bir yaşam hakki tanırlar mı, bu şüphelidir. İlk zamanlar verilen sözler genellikle kulağa hoş gelen sözlerdir. “Diktatör” yıkıldı derken, bir başka diktatörün çoktan başa geçtiği çok sonraları fark edilir nedense. Bunu Mısır’da görüyoruz: Tarihi Tahrir meydanına toplanan onbinlerce insana dün Mürbarek rejimi, bugün de “Arap Baharı“ndan sonra kurulan “demokratik” askeri rejim saldırıyor. İkisinin döktüğü kanda bir değişiklik yok; kanlar hap kırmızıdır.

TÜRKİYE OPARASYONEL BİR GÜÇ...


Türkiye bir model olarak sunulmakla kalınmadı, bölgenin şekillenmesinde oparasyonel bir rol de üslendi. Türkiye’ye verilen ilk rol, İran’ın yalnızlaştırılması, bölgede izole edilmesiydi. Türkiye bu gröv gereği ilk önce İran ile “sıcak” ilişki kurdu. Uluslararası politikada İran’ı ‘savunur’ bir tutum takındı. İran-Suriye yakınlığna dahil oldu. Bölgede Batı’ya karşı direnen bir İslami cephenin çekirdeğini oluşturur bir görünüm verdi. Bu görünümün en güçlü öğesi İsrail’e karşı çıkışlarıydı. İran, bu konuda Türkiye’ye tam olarak güvenmemekle birlikte sürecin suyuna girdi.
İran altının oyulmakta olduğunu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hareketleriyle fark etti. Türkiye bu bölgede hem Lübnan ve hem de Filistin sorunu üzerinde etkili olmaya çalıştı. Lübnan yönetiminde etkili bir yeri olan Hariri’nin öldürülmesi sürecini kullanırken, Türkiye’deki en büyük kamu sektörlerinde olan Ptt’nin özelleştirmesinde bu aileye öncelik vererek yanına çekti. İkinci adımı ise Birleşmiş Milletler’in 31 Temmuz 2006 tarihinde aldığı karara bağlı olarak Türkiye’nin “Ulaslararası Barış Gücü” kapsamında Lübnan’a gönderdiği birliklerinin üslendiği “sosyal” pozisyondu. Türk birliklerinin üslendiği yer ve yapacağı “görev”, Hizbullah ile kuracağı ilişkiyi güçlendirmek amaçlıydı. Bunu başka gelişmeler izledi: Üzerinde oluşturulan baskı sonucu Suriye, Lüban’dan askeri güçlerini geri çekmesiyle bir ölçüde zayıf düşürülmüş ve Türkiye’nin kucağına itilmişti. Lübnan edindiği bu pozisyon, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kazandığı ilk raud idi. Ama bu yeterli değildi.
2005 yılında Gazze’de yapılan yerel seçimlerde galip çıkan Hamas, 25 ocak 2006 yapılan genel seçimlerde de yüzde 55 gibi bir oy çoğunluğunu elde etmişti. Türkiye ikinci hamleyi bu dönemde yaptı. Hamas liderlerinden Halid Meşal’ın başında bulunduğu bir heyet Türkiye’ye davet edildi. (Erdoğan daha sonra “bu davetten Amerika ve  İsrail’in haberleri var” demek zorunda kaldı). Bu ilk adımı, 30 Ocak 2009 günü Davos’da yaşanan “One Minute”, Ekim 2009 yılında yapılan “Anadolu Kartalı Tatbikatı”ndan İsrail’in dışlanması ve 31 Mayıs 2010’da yaşanan “Gazze’ye Yardım Filosu” girişimleri izledi. Sonuçta İran’ın Doğu Akdeniz’deki etkinliği kırılmıştı. Filistin sokakları Türk bayrakları ve Erdoğan’ın posterleriyle dolmuştu.
Bölgede İran’ın altının oyulmakta olduğunu gören Ahmedi Nejad, “Türkiye’nin yeri AB’dir” diyerek Türkiye’yi bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama “geç” kalmıştı. Türkiye bununla da kalmadı, “iki devlet, tek hükümet” diye gündeme getirdiği teziyle İran ve Suriye yakınlaşmasını da kırarak her iki devleti yalnızlaştırdı. (Bu süreç, Suriye’nin Türkiye şantajına boyun eğerek PKK lideri Öcalan’ın ülke dışına çıkmasını istemesi ve ardından imzaladiği “Adana Anlaşması”na kadar uzanıyor.) İran ve Suriye’nin bölgede büyük oranda yalnızlaştırılmalarından sonradır ki Türkiye, açıktan oynamaya başlamıştır. NATO’nun “Füze Kalkanı Projesi”ne dahil olduğunu açıklamış ve Kürecik’te üs vererek İran’a karşı açık cephe almıştır. Bu durum Suriye’e için de geçerlidir.
Türkiye’e bununla da kalmamış, giderayak İran ve Suriye’yi kendi “Kürt Politikasi” için de kullanmak istemiştir. 2011 yazında İran’ın “PJAK güçleleri ile savaş” adı altında Kandil’i hedefleyen bir harekete girmiş ve sonradan son anda büyük bir oyunun pençesi içine düşürüldüğünü fark ederek, PJAK ile “ateskes”e gitmek zorunda kalmıştır.

TÜRKİYE ARTIK AÇIK OYNUYOR


Türkiye son bir yıldan beridir rolünü daha açık oynamaktadır.  Tunus’dan Mısır’a, Libaya’dan Suriye’ye kadar olan bölgede yaşanan gelişmelerde üslendeği rolü, artık gizlemiyor. Türkiye’nin rolünü açaktan üslenmesi ile altı yıldır süregelen Türkiye-İsrail arasındaki “oyun” da giderek netleşiyor. Türkiye Tunus ve Mısır’daki “değişim” süreçlerinde Bin Ali ve Mübarek rejimlerine karşı savaşanlara psikolojik destek verirken Libya’da ise bir NATO müttefiki olarak fiilen savaşa katılmıştır.
Ama Türkiye şimdiye kadar gizleyegeldiği rolünü, açıkta oynamaktadır artık. Türkiye’nin bu yolu benimsemesi, Amerika ve Batı her yerde savaşan taraf olmak istememelerindendir. Bunun kendileri için iyi bir imaj oluşturmadığının ayırdındalar. En azından şimdiki durum böyle gözüküyor.
Arap dünyasının içinde bulunduğu durum daha da acıdır. Arap Birliği aracılığıyla herkes suça bulaştırılmış durumda. Arap Birliği’nin Suriye hakkında aldığı karar ve yaptırımlardan da anlaşılıyorki BM’nin dahar “rahat” hareket etmesi sağlanmaya çalışılıyor. NATO merkezli Batı ise bu müdahalelerde belki daha az askeri görev alacak, ama daha çok yönetici olacak.
Komşu ülkelerin birbirilerine müdahalesi, bölgede kin ve düşmanlıkların da daha uzun yılar süreceği demektir. Bu cümleden Batı’nın müdaha etmesi gerekir, gibi bir sonuç çıkarılmasın! Yapılan, çok kurnazca bir politikadır. Bu da daha çok silah alımı daha çok Batı’ya borçlanmaları demektir. Kaybedecekleri gencecik insanlar ise işin bir başka boyutudur. 

SURİYE VE TÜRKİYE’NİN HESAPLARI


Suriye’deki iç çatışmaları körükleme, muhalafeti örgütleme ve desteklemede Türkiye’nin yaptıkları biliniyor. Eğer Suriye’ye ulaslararası bir saldırı olursa, bu kuzeyden iki cephe şeklinde açılma olasılığı var. Biri Hatay üzeriden; burası, komşu olmayan çokuluslu güçlerin (Batılı) kullanacağı bir cephe olacak, diğeri ise Mardin-Urfa üzerinden açıla bilir. Mardin –Urfa cephesi, daha çok Türkiye’nin kullanacağı bir cephe olacak gibi. Eğer buradan bir cephe açılırsa, Türkiye’nin bu cephenin komutasını istemesi, büyük bir olasılıktır. Çünkü Türkiye’e burayı, olası Kürt gelişmesini kontrol altına alma için kullanacaktır.
Eğer Esad yönetimi düşerse, bölgede ikinci bir “istenmeyen çocuk” doğacaktır. Büyük Güney’den sonra Küçük Güney’deki Kürtler de bölgede bir statü adlandırmasıyla yüz yüze kalacaklardır. Türkiye’nin çabası Kürtlerin bir statü elde etmesini engellemek olacaktır. Bu, beklenen bir durumdur. Türkiye’ye bu “taviz” verilir mi, bu tartışmalıdır. Birincisi; Suriye’yi madahale edilebilir duruma getiren Türkiye olmuştur. İkincisi; Suriyeli muhalifleri evinde tutmuş olmasıdır. Bunlar da Türkiye’ye büyük avantaj sunmaktadır.
Buradaki hesap içinde Türkiye’nin saldırı sonrası “Suriye’de istikrar sağlanana kadar” Güney Kürdistan’da bir askeri güç bulundurmak istemesidir. Tabii bu, biraz da Esad’ın hangi yoldan ve nasıl düşürüleceğine bağlıdır. Eğer Libya gibi büyük ve şiddetli bir savaş yaşanırsa Güneyli Kürtler burada büyük bir tehlike altınada olacaklardır. Türkiye’nin saldırıda görev almasının kesinleşmesi halinde bile, öne çıkmış Kürt lider ve şahsiyetlere dönük eylemler/suikastlar başlayabilir. Türkiye’nin  genel olarak Suriye, özel olarak orada yaşayan Kürtlere karşı uygulayacağı politikaların ip uçlarını, son aylarda Kuzey’deki Kürtlere karşı sürdürdüğü uygulamalarda bulmak olanaklı. DEVAM EDECEK

HAYRİ ARGAV