
Tam da böyle bir dönemde, MİT ile KCK yetkilileri arasında yapılan görüşmelere ait kayıtlar ortaya atıldı. Dolayısıyla Öcalan ve KCK ile yürütülen görüşmelerle ilgili yeni bir tartışma başladı. Hatırlanacağı üzere Öcalan, yukarıda bahsi geçen görüşmede kendi konumunu, ANC lideri Nelson Mandela’nın pozisyonuna benzetmişti ve Türkiye’de De Klerk rolünü oynayacak kimsenin olmadığını vurgulamıştı. Biz de, Güney Afrika’daki müzakerelerin yakın tanıklarından, Mandela’nın avukatı Essa Moosa ile ülkesindeki çözüm sürecini konuştuk. Şu anda Cape Town Yüksek Mahkemesi Yargıcı görevi yanı sıra Kürt İnsan Hakları Eylem Grubu (KHRAG) başkanlığını da yapan Moosa, özellikle müzakere sürecinde bazı devlet unsurlarının sabotaj çabalarına dikkat çekti.
Sayın Moosa, ANC lideri Mandela ile Apartheid rejimi arasındaki ilk temas ne zaman ve hangi koşullar altında kuruldu?
Afrika Ulusal Kongresi’nin lideri olarak 1962 yılından beri tutuklu bulunan Nelson Mandela, 1980’li yılların başında Apartheid hükümeti ile bir şekilde görüşüp bazı temasların başlamasına yol açmıştı. Apartheid hükümeti ile temaslarında, Güney Afrika halkının demokratik bir düzen uğruna verdiği mücadelenin ruhunu yok etmenin mümkün olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Ama buna paralel olarak ANC’nin mücadelesinin ulaşmış olduğu aşamayı da ciddi bir sorgulamadan geçiriyordu. Ve Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ile ulusal kurtuluş hareketinin Apartheid ordusunu askeri olarak yenemeyeceğini kabul ediyordu. Bu aşamada – bahsettiğim 1985 yılı ve öncesidir – soruna çözüm bulmak için ANC ile Apartheid hükümeti arasında görüşmelerin şart olduğunu yetkililere iletti.
Yani inisiyatif Mandela’dan mı geldi?
Evet, ve bu inisiyatif sonucu Mandela ile Apartheid rejiminin bazı unsurları arasında – ki buna istihbarat servisi ve bazı bakanlar da dahildir – bir dizi görüşme gerçekleştirildi. Bu görüşmeleri, müzakerelerin ön süreci olarak nitelendirebiliriz.
Bu görüşmeler yapılırken, o dönem yasaklı olan ve yöneticileri de çoğunlukla sürgünde olan Afrika Ulusal Kongresi de paralel olarak bazı görüşmeler gerçekleştirdi. Apartheid rejimine dahil olan siyasi aktivistlerle görüştüler. Yine muhalefetten aktivistlerle bir dizi tartışma yürüttüler. Ayrıca işverenlerle de konuyla ilgili görüş alışverişinde bulundular. Yöneticilerin çoğu sürgünde olduğundan, bu görüşmeler yurtdışında yapıldı. ANC tarafında çok sayıda benzer inisiyatif geliştirildi. Yürütülen tartışmalara örneğin akademisyenler, uzmanlar vs. de dahil edildi. Dolayısıyla müzakere sürecine geçilmeden, henüz görüşme veya daha doğrusu temas aşamasında, sorunun siyasi çözümü ile ilgili farklı çevrelerle önemli tartışmalar yürütüldü.
Bu süreçte yürütülen görüşmelerin bir resmi niteliği var mıydı?
Hayır. Görüşmelerin tümü gayrıresmi bir biçimde yürütülüyordu. Güney Afrika kamuoyunun – hem siyahiler hem de beyazlar – Mandela’nın Apartheid hükümeti yetkilileriyle görüştüğünü bilmiyordu, bundan haberdar değildi. Güney Afrika’daki insanlar, ANC’nin ülkenin aydınları, önde gelen isimleriyle görüştüğünü bile bilmiyordu.
‘ÖNCE KUŞKUYLA BAKILDI’
Dolayısıyla hem Mandela, hem de ANC ile görüşmeler basına yansıdığı zaman, Güney Afrika’da yaşayan insanların tümü çok şaşırmıştı. Bu durum sürpriz olmuştu.
Öncelikle devlet baskısı altındaki insanlar, yani ANC’nin kitle tabanı, Mandela ile yürütülen görüşmelere ilkin kuşkuyla yaklaştı. Mandela’nın cezaevinde zayıf bir konumdan devlet ile görüştüğünü düşünüyorlardı. Bu bağlamda Mandela’nın, uğruna mücadele ettikleri hedeflerin bir kısmı, özellikle de insan hakları ve belirli demokratik değerler konusunda tavizler verebileceği yönde kaygı duyuluyordu. Ama Mandela o dönemde bir şekilde kendi kitlesine bir mesaj ulaştırabildi. Mesajında, merak etmemeleri gerektiğini, pozisyonlarından ödün vermeyeceğini ve görüşmelerden çıkacak sonuçlar ne olursa olsun, bu konu hakkında halkını bilgilendireceğini ifade etti.
Kitle yanı sıra sürgündeki ANC yönetimi de Mandela’nın cezaevinde bir zayıflık pozisyonundan devlet ile görüştüğünü düşünüyordu. Onlar da ilk etapta halk ile hemen hemen aynı kaygıları, aynı tereddütleri taşıyordu. Ama daha sonra Mandela, eşi Winnie Mandela ve avukatları üzerinden ANC yönetimini görüşmelerle ilgili bilgilendirmeye başladıktan sonra, halkını ve davasını satmayacağından emin oldular.
Mandela birçok insanın gözünde bir ‘terör örgütü’nün lideri idi. Güney Afrika’daki beyaz kamuoyu bu görüşmelerle ilgili haberlere nasıl yaklaştı?
Görüşme haberleri beyazları da çok şaşırtmıştı. Beyaz gruplar içinde daha liberal diye nitelendirebileceğimiz kesimler vardı. Onlar görüşmelere olumlu yaklaşıp, süreci selamlıyordu. Ama aynı zamanda oldukça muhafazakar, tutucu kesimler de vardı. Mandela ile yapılan görüşmeleri kınamışlardı. ‘Apartheid hükümeti nasıl olur da bir terörist ile görüşür’ diyerek tepki gösteriyorlardı.
Peki medyada bu husus nasıl bir yansıma buldu?
Tabii hangi somut medyadan bahsettiğimize bağlı. Mesela muhafazakar çevreye bağlı belli bir medya kesimi vardı. Yine liberal kesimleri destekleyen liberal medya organları vardı. Ve bunlar tabii ki yaşanan bu gelişmelere olan farklı bakış açıları yansıtıyordu. Medyanın bir kısmı görüşmeleri destekleyip, tarafları bu konuda cesaretlendirirken, bir taraf da karşıydı ve bu doğrultuda yayın yapıyordu.
Biraz geriye gidelim. 1982’de, dönemin istihbarat şefi Niel Barnard ile Mandela arasında bazı görüşmeler yaşanmıştı. Barnard, Mandela’ya daha konforlu bir yer sağlamayı ve onu Fok Adası‘ndan Pollsmoore Cezaevi’ne nakletmeyi teklif etmişti. Mandela bu teklife nasıl bir yanıt verdi?
Evet. Aslında o dönemde Mandela ile görüşmeleri Apartheid hükümetinin istihbarat servisi yürütüyordu. ANC lideri ile temas içinde olan, istihbarattı.
UYGUN BİR MEKAN VE ATMOSFER...
Siyasiler o aşamada işin dışındaydı. Doğrudan hükümet temsilcileri çok sonradan görüşmelere dahil oldu. Bu aşamada, müzakerelerin başlatılabilmesi için ele alınan önkoşullardan biri de mekanla ilgiliydi. Mandela’nın, müzakerelere katkı sunacak, buna uygun bir atmosfer oluşturabilecek bir mekana nakledilmesi isteniyordu. Yine Mandela’nın Fok Adası‘ndan ana karadaki bir cezaevine, yani Pollsmoore cezaevine nakledilmesi durumunda iletişimin kolaylaşacağını düşünüyorlardı. Çünkü hem istihbarat hem de Mandela açısından ulaşım daha rahat olacaktı.
1985 ile 1989 arasında çok sayıda görüşme gerçekleştirildi. Ancak Botha’nın başkanlığı dönemindeki bu görüşmeler bu dönemde sonuç vermedi, müzakerelere evrilmediler. Bu dönemdeki görüşmelerin sonuç vermemesinin temel nedeni neydi? Ve bu görüşmeler neden uzun bir süre gizli tutuldu?
Botha başkanlığındaki dönemin hükümeti her türlü müzakereye karşıydı. Ya da şöyle diyeyim: Onlar, Mandela’nın her türlü şiddeti reddetmesi önkoşuluyla müzakere masasına oturmaya hazırdı. Zaten Şubat 1985’te Botha, Mandela’ya koşulsuz bir şekilde silahlardan vazgeçmesi durumunda onu serbest bırakacağını teklif etmişti. Dolayısıyla onlara göre önce silahlı direnişe son verilecekti, ardından müzakere masasına oturulacaktı. Mandela ise silahlı mücadeleye son vermeyi kabul etmedi. Teklifi geri çevirdi. Ve bu duruşunu şöyle ortaya koyuyordu: Silahlı mücadeleye son verilmesi için önce Apartheid rejiminin devlet şiddetine son vermesi gerekiyor. Bu da Mandela’nın önkoşulu idi ve bu somut konuda hiçbir zaman da taviz vermedi.
1989’da De Klerk Devlet Başkanlığı’na seçildi...
O dönemde Apartheid rejimine karşı baskılar arttı.
Sadece ulusal düzeyde mi, yoksa uluslararası düzeyde de mi?
Her ikisi de; baskılar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde arttı. Bu baskılar ekonomik ve politik nitelikteydi. Apartheid rejimine karşı yaptırımların boyutu çok büyümüştü, kapsamı genişlemişti. Sonra şöyle bir gelişme oldu: Güney Afrika devletinin bazı uluslararası borçları vardı. Bunları ödemesi gerekiyordu. Ancak uluslararası yaptırımlar nedeniyle bu borçları ödeyecek parası kalmamıştı. Bu duruma ek olarak uluslararası kredi enstitülerine, Güney Afrika devletine kredi sağlanmaması yönde çağrı yapıldı. Yine bu bankaların, devletin borçlarını ödemesi için baskı yapması istendi. Ve tam da bu dönemde, Apartheid rejiminin ekonomik olarak çok zorlandığı bir aşamada, hem ABD hem de İngiltere hükümetleri, dönemin Güney Afrika hükümeti üzerinde, ANC ile müzakerelerin yürütülmesi için siyasi baskı oluşturdu. Dönemin Güney Afrika Devlet Başkanı Pieter Willem Botha, müzakerelere açıktan karşı çıkıyordu ancak siyasi iktidar içinde, müzakere dışında bir şanslarının olmadığını düşünen bazı unsurlar da vardı. Bu unsurlar daha sonra Botha’yı devreden çıkarıp, ANC ve diğer kurtuluş örgütleri ile görüşmelerin sürdürülmesi için yerine Frederik De Klerk’i getirdi.
Müzakereler başladığında iki tarafta da önkoşullar var mıydı? Ya da hangi önkoşullarla müzakere masasına oturuldu?
Birçok önkoşul vardı. ANC, Apartheid hükümetinin öncelikle müzakereler için gereken iklimi yaratması gerektiğini vurguluyordu. Somutlaştıracak olursam; siyasi suçlardan ötürü cezaevinde bulunan bütün tutsakların serbest bırakılmasını talep ediyordu. Sürgündekilerin, özellikle de ANC yönetici ve kadrolarının dönme koşullarının yaratılmasını istiyordu. Yine Apartheid rejimi tarafından yasaklanan bütün örgütler üzerindeki yasağın kaldırılması önkoşul olarak dayatılıyordu. Bir bütün olarak müzakereler için ihtiyaç duyulan ortamın hazırlanması isteniyordu.
‘ÖNCE ÖZGÜRLÜK, SONRA MÜZAKERE’
De Klerk’in de Devlet Başkanlık görevine getirildikten sonra yaptığı ilk iş, çok sayıda siyasi tutsağı serbest bırakmak ve birçok örgüt üzerindeki yasağı kaldırmak oldu. Ayrıca o dönemde, yani 1989’un sonlarında Mandela’nın serbest bırakılacağının işaretlerini vermeye başladı. Demin saydıklarımın yapılacağına dair, yani tutsakların bırakılması, sürgündekilerin dönüşüne izin verilmesi ve yasakların kaldırılması ile ilgili parlamentoda bir konuşma yaptı. Ve bu konuşmadan hemen sonra Mandela ve diğer siyasi tutsaklar serbest bırakıldı, sürgündekilerin büyük kısmı ülkeye döndü ve ondan sonra da asıl müzakerelere geçildi.
Bu aşamada kamuoyunun tepkisi nasıl oldu?
Beyaz kamuoyu bu sürece çok büyük kuşkuyla baktı. Onlara göre devlet bir terörist ile müzakere ediyordu. Bir terörist örgüt ile müzakere masasına oturuyordu. Kafalarında böyle bir algı vardı. Ve bu algı on yıllarca boyu da beslendi. Dolayısıyla müzakere sürecinin bu aşamasında Apartheid hükümetinin, beyazların kafalarındaki düşünce kalıplarını, onlardaki hakim algıyı değiştirmek için çaba sarf etmesi çok önemliydi. Bu ihtiyacı gördüler. Ve belli bir düzeyde bu algıyı yıkmayı, değiştirmeyi de başardılar. Zira o dönemde beyazların önemli bir kısmı yaşanan süreci kabullenmeye, onaylamaya başladı. Fakat bu tümü açısından geçerli değil. Beyazlar arasında oldukça muhafazakar, tutucu kesimler de vardı. Onlar, Afrika Ulusal Kongresi ve diğer kurtuluş örgütleri ile her türlü müzakereye kesin bir dille karşı çıkıyordu.
Peki diğer Güney Afrikalı örgütlerin yaklaşımı nasıldı?
Siyahilerin örgütlerinin çoğu, yine sivil toplum kuruluşları yapılan görüşmeleri destekliyordu. Kiliseler bile soruna barışçı bir çözüm bulunması için hükümetin ANC ile müzakere masasına oturmasını destekliyordu, bu talebi yükseltiyordu. Dolayısıyla bu aşamada ülkedeki sorunların barışçı yollardan çözülmesi gerektiği hem örgütlerin büyük bir kısmı hem de siyahi halkın çoğunluğu tarafından kabul ediliyordu. Ancak karşı çıkan, sürece muhalif olan Güney Afrikalı siyahi gruplar da vardı. Ve nihayetinde müzakerelerin yürütüldüğü dönemde görüşmeleri sabote etmeye, bozguna uğratmaya da çalıştılar.
Müzakerelerin hemen başında Groote Schuur protokolü oluşturuldu...
Evet. De Klerk’in cezaevindeki siyasi tutukluları serbest bırakmasından ve sürgündekilerin ülkeye dönüşünden sonraki ilk görüşme, Groote Schuur’da yapıldı. Groote Schuur, o dönemki devlet başkanlık konutunun adı. ANC’den oluşan bir heyet – bu heyet içinde hem Güney Afrika’da kalan yöneticiler hem de sürgüne gitmek zorunda kalan isimler vardı – dönemin Ulusal Parti hükümeti ile o hükümeti temsil eden bakanlarla burada bir toplantı gerçekleştirdi. Bu, müzakere sürecinde yapılan toplantıların ilki idi.
Bu toplantıda her iki taraf da bazı taahhütlerde bulundu. Sorunu barışçı yollardan çözmeye çalışacaklarına dair beyanlarda bulundular. Önemli bir bilgi de şu: bu toplantıda, iki tarafın temsilcilerinden oluşan bir komite kuruldu. Bu komite, meselelere nasıl yaklaşılacağı konusunda yöntemler geliştirecekti. Mesela o aşamada – bahsettiğimiz toplantı 4 Mayıs 1990’da yapıldı – mahkeme tarafından henüz karara bağlanmamış olan çok sayıda dava vardı. Sürgünde olup, karara rağmen henüz dönemeyen çok sayıda insan vardı. Dönemiyorlardı, çünkü ülkelerine giriş yapmaları durumunda tutuklanıp ceza alabilecekleri yönde kaygıları vardı. Bu duruma bir çözümün bulunması gerekiyordu. Yine neyin siyasi bir suç olarak değerlendirileceği, neyin ise kriminal suç kategorisine gireceği konusunda ortak bir görüş yoktu. Ancak bir tek siyasi suç işlemiş olanlar cezadan muaf tutulup, ya serbest bırakılacaktı ya da sürgünden dönmelerine izin verilecekti. Güvence sadece siyasi suçluları kapsıyordu. Dolayısıyla bu konuda ortak bir tanım oluşturmaları gerekiyordu.
Komite oluşturuldu. Ardından siyasi suç tanımı üzerinde bir çalışma başlattılar. Ayrıca yeni başlatılan müzakere süreci boyunca görüşülecek, ele alınacak konu başlıklarını tespit ettiler. İkinci müzakere toplantısı ise 6 Ağustos 1990’da, yani 3 ay sonra Pretoria’da yapıldı. Bundan dolayı o toplantının ardından çıkarılan belgeye Pretoria Tutanağı veya Pretoria Protokolü deniliyor. Demin bahsettiğim siyasi suç tanımı, bu ikinci toplantıda onaylandı. Müzakerelerin çerçevesi belirlendi ve ileriki süreç ele alındı. İki tarafın atadığı isimlerden oluşan bu komite, bu belirli süreci müzakere etmeye başladı.
Toplumun diğer kesimleri bir biçimde bu sürece ortak edildi mi?
Yok, hayır. Bu aşamada henüz değil. Onlar sonradan sürece dahil edildi. Zaten bahsettiğim komite bir nevi önce müzakerelerin koşullarını hazırlamakla görevliydi. Müzakerelerin zemini bir anlamda kürekle kazıldıktan ve resmi müzakereler açıklandıktan sonra, topluma bu sürece katılma çağrısı yapıldı. Bu ise, 1991 yılının sonunda başlayan CODESA sürecine denk geliyor.
CODESA sürecinden önce 1991’de yapılan Ulusal Barış Anlaşması var. Bu anlaşmayla ilgili neler söyleyeceksiniz?
Çeşitli fraksiyonlar, partiler, örgütler ve gruplar arasında çok derin çelişkiler vardı. Hatta yer yer buna düşmanlık denilebilir. Bu nedenle bir barış komitesi kuruldu. Bu komitenin amacı, bu farklı gruplar arasında müzakerelerin başlatılabilmesi için gereken zemini oluşturmaktı. Bunun içinse öncelikli hedef, insanlardaki algıların değişmesini sağlamaktı. Bu barış komitesi, aralarında örneğin işverenler ve işçi örgütlerinin de bulunduğu değişik örgütleri temsilcilerinden oluşuyordu. Bu komite daha sonra, Eylül ayında açıklanan Ulusal Barış Anlaşması ile, insanların bir araya gelmesinin koşullarını hazırladı. Hatta Ulusal Barış Anlaşması’nın CODESA sürecini hazırladığını da söyleyebiliriz.
Aslında iki ayrı barış komitesi vardı. Bir komite Apartheid güçlerini temsil ediyordu. Diğeri ise Apartheid karşıtlarının komitesiydi. Bu iki komite, müzakereler için ihtiyaç duyulan iklimi oluşturmakla görevliydi.
Bu komiteler herhalde sorunsuz bir şekilde çalışmamıştır, değil mi?
O kadar çok sorun yaşandı ki. Mesela müzakerelerin bir aşamasında Apartheid rejiminin hem istihbarat güçleri, hem ordu ve hem de polis içinde süreci sabote etmeye çalışan bazı unsurlar vardı. Township denilen, siyahilerin yaşadığı yerlere girip çok sayıda masum insanı katlettiler. Tarafları birbirine düşürmeye, güvensizlik ve korku yaratmaya çalışıyorlardı. Saldırıları gerçekleştiren istihbarat ve güvenlik güçleri, bunları bir şekilde siyahi halk, onun örgütleri veya o township’lerde yaşayanların üzerine atmaya çalışıyordu.
‘MANDELA GÖRÜŞMELERDEN ÇEKİLDİ’
Bu durum ise Mandela’nın CODESA görüşmelerinden çekilmesine neden oldu. Mandela, müzakerelerin sürdürülebilmesi için De Klerk’in öncelikle bu meseleleri çözmesini istiyordu. Bu aşamada ayrıca ANC, kitlesel eylem kampanyasını başlattı. Ülkenin dört bir yanında yapılan bu dev gösterilerle şiddet protesto ediliyordu. Ayrıca bu eylemlerle De Klerk üzerinde, süreci sabote etmeye çalışan devlet güçlerini etkisiz kılması için baskı oluşturuluyordu.
De Klerk bunun üzerine Goldstone komisyonunu kurdu. Bu komisyon, siyahilere yönelik saldırılarla ilgili geniş soruşturmalar yürüttü ve hem ordu hem de güvenlik güçleri içinde, siyahilerin yaşadığı alanlardaki saldırılardan sorumlu unsurların bulunduğu sonucuna vardı. Komisyon sonuç raporuna göre bu unsurların amacı, saldırıları ANC’nin üzerine atarak müzakerelerin sabote edilmesiydi. De Klerk, komisyon raporunu aldıktan sonra, bu saldırılardan sorumlu oldukları tespit edilen 23 subayı görevden aldı. Bunun üzerine Mandela da müzakere masasına dönmeyi kabul etti…
DEVAM EDECEK
MERAL ÇİÇEK