‘’Üç gazeteci, beni yüz sancaktan daha çok korkutur.’’ Napolyon

Düşünce farklılığı ve hak arama, düşmanlığa dönüştürüldü bu ülkede hep. Devletin merkeziyetçi ve baskıcı yapısı ile toplum arasında yabancılaşma giderek derinleşiyor. Çağın gerisindeki yasalar toplum gerçeğine artık dar geliyor.
Basın Özgürlüğü alanında hazırlanan raporlarda, tüm Avrupa’da tutuklu gazeteci sayısının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğu görülüyor.
Bugün medyanın büyük bölümü ince ayarlarla siyasal iktidara biat edip teslim olmuş durumdadır. Biat etmeyip halka gerçeği yansıtmaya çalışan yayın organları da sürekli kapatılıyor, muhabirleri, yazarları gözaltına alınıp tutuklanıyor. Çünkü halkın gerçekleri öğrenmesinden korkuyorlar.
Yaşananlar; susturma, gözdağı ve sindirme amaçlıdır. Kürtlere ve toplumsal muhalefet örgütlerine karşı psikolojik bir harekat yürütülüyor. Muhalefeti bitirmek ve ona destek veren aydınların sesini kısmak amacıyla yapılıyor her şey.
Daha koyu bir faşizme doğru koşar adım gittiğimiz şu günlerde iyimser olmanın imkanını göremiyorsak da sessiz kalmak olan bitene ortak olmak anlamına gelir.
İşte bu alanda sessiz kalmamak adına; 94 kurumun bir araya gelerek oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük Platformu tarafından ‘’Gazetecilere Özgürlük’’ kampanyası çerçevesinde ‘’Tanıklık Günleri’’ etkinlikleri başlatıldı.
Kampanya kapsamında her gün İstanbul Adalet Sarayı önünde tutuklu gazetecilerin çalışma arkadaşları, aileleri ve avukatları onların gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklandıklarına ‘’tanığız’’ diyorlar.
Kamuoyunda gazetecilerin tutuklu olmasına yönelik hassasiyetin yeniden canlandırılması amacıyla gerçekleştirilen etkinliklerde, ilk talep tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması.
Gazetecilere Özgürlük Platformu Dönem Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi ‘Tanıklık Günleri’nin başlangıcında yaptığı konuşmada, ‘’…Biz gazeteciler; baskı ve tehditlerle mesleğimizin gereklerini yerine getirmekten alıkonulmaya karşıyız. Gerçekleri halktan saklayan, dezenformasyon ve manipülasyon amaçlı, kişilik haklarını ihlal eden, yalan, iftira ve hakaret içeren niteliksiz yayıncılığı reddediyoruz. Halkın gerçekleri öğrenme hakkının engellenmemesi için parlamentonun bir an önce harekete geçmesini ve acilen çözüm üretmesini talep ediyoruz’’ diyerek mücadelelerinin devam edeceğini belirtti.
***
Düşünürün, yazarın, gazetecinin işi; öğrendiklerini, bildiklerini topluma sunmaktır. Bu etkinliklerin oluşabilmesi yasaklardan arındırılmış özgür bir ortamla mümkündür.
İnsan, yapılan haksızlıklara itiraz etmediği, karşı çıkmadığı müddetçe zulüm bitmez. Haksızlığa sessiz kalmak haksızlığa bir çeşit onay vermektir. İtiraz hakkımızı kullanıyorsak umudumuz var demektir. Ve hani bilinen sözdür; ‘’Korku sizi tutsak eder, umut ise özgür bırakır.’’
Bilindiği gibi basın özgürlüğü, Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen ve birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. Bu özgürlük yalnızca gazetecilere özgü, onların hak ve hukuklarını koruyan bir kavram olarak algılanmamalı.
Bu hak gazetecilerin, yazarların, düşünenlerin, aydınların haklarını teminat altına almakla kalmayıp, halkın olan bitenlerden haber alma hakkının teminatı olarak kabul edilmelidir.
Oysa Türkiye’de hükümet halihazırdaki yasaları, gazeteciler, aydınlar ve muhalif olan herkesi susturma ve bastırma silahı olarak kullanıyor. Bu kapsamda binlerce kişi gözaltına alınıp tutuklanıyor.
DGM’ler kaldırıldı deniyor ama demokratikleşme adı altında aynı yapı hükümet tarafından içeriği hemen hemen aynı kalmak koşuluyla isimi değiştirerek ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ şekline dönüştürdü.
İleri demokrasi denilen şey buysa ülkenin vay haline.