
Bu çerçevede Hz. Musa’nın yaptıklarını hatırlayalım: Musa’nın Mısır’da köle olarak yaşayan kavmini özgürleştirmesi gerekir. İstediği şey, kavminin barışçıl bir biçimde Mısır’dan ayrılmasıdır. Fakat firavun sudan ucuz köleler olarak çalıştırdığı Yahudilerin Mısır’ı terk etmelerine yanaşmaz. Musa firavunu yola getirmek için on mucize gerçekleştirir ve Mısır’ı on ağır felaketle vurur. Ancak bu felaketler firavunu inadından vazgeçirmeye yetmez. Geriye kalan tek yol kavmiyle birlikte Mısır’dan kaçmaktır. Çıkış hareketi başladığında, arkada kalan Harun firavun birlikleriyle çatışırken, Musa Kızıldeniz’i yararak kavmini denizin karşı yakasına geçirir. Yarılan denizden ilerleyen firavunun ordusu denizin tekrar kapanmasıyla yok olur. Çıkış amacına ulaşır. Yani Yahudi kavminin özgürlüğü için öncelikli koşul, Mısır’dan çıkışı başarıyla gerçekleştirmesi demektir.
Peygamberlere büyük bir yüceliğin atfedildiği ve eylemlerinin hakikat kapısını açtığına inanıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyada yaşayan tüm toplumlarda en temel yaşam kültürü olması, dinin özünü ahlakın oluşturmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Firavunluğun kurumlaşmış ifadesi olan devlet açısından din, topluma karşı etkili bir savaş aracı olduğu ölçüde anlamlıdır. Toplum ise dini ahlaki ve vicdani değerler bütünlüğü olarak benimser. Devlet için din bir siyasal meşruiyet aracı, toplum içinse kendi varoluş gerçeği ile büyük ölçüde uyum arz eden bir yaşam kültürüdür. Hemen her peygamberin bir nemrut ya da firavuna karşı toplumu savunma temelinde ortaya çıktığı açıktır. Yani her peygamber alt toplumun temsilcisi olarak zuhur eder. Bu anlamda peygamberlik ezilen ve kurtuluş bekleyen alt toplumun önderliği biçiminde gerçekleşir. Dolayısıyla dinin devletçi ve toplumcu yorumları oldukça farklılık arz eder. Devletleşen din kendi özüne ters düşmüş ve zalimlerin hizmetine girmiş demektir. Musa’nın kavmini Mısır’dan çıkarmasıyla Kürt halkının sömürgeci inkar ve imha sisteminden çıkma çabası mazlumların bakış açısından yola çıkarak karşılaştırılabilir. Öncelikle mevcut sistem altında Kürtlerin Mısır’daki Yahudilerden çok daha kötü koşullarda yaşadıklarını belirtmek gerekir.
Firavun rejimi Yahudi kimliğini inkar etmemiş, dilini yasaklamamıştı. Oysa Türkiye’de yakın zamana kadar Kürt kimliği yok sayılıyor, Kürtlerin ‘Dağ Türkleri’ oldukları iddia ediliyordu. Olmayan ya da olmaması gereken Kürtçe yasaklı dildi. Devlet sözüm ona aslen Türk olan bu ‘Dağlı Yabaniler’e gerçek anadillerini öğretmeye çalışıyordu. Tedip politikası da bunu anlatıyordu. Zorla da olsa Kürtlere kendi özlerine dönüş yaptırılmalı, yani Türkleştirilmeliydi.
‘Alçaklığın evrensel tarihi’ne özgü bakış açısı bir yana bırakılmalı, Kürt direnişinin hangi koşullarda başladığı iyi görülmelidir. Bu direniş başladığında Kürtlerin esamisi bile okunmuyordu. Ağrı Direnişinin ezildiği dönemde yayınlanan bir karikatürdeki mezar taşında yer alan “Hayali Kürdistan burada meftundur” ibaresi ile gerçekte Türk devletinin Kürt sorununu kökten çözdüğü anlatılmaya çalışılıyordu. Yani Kürt mezara gömülmüş, üstü adeta kalın bir beton tabakasıyla örtülmüştü. Bu açıdan söz konusu direniş, Kürt’ün diri haliyle konulduğu mezardan çıkış çabasını anlatıyordu. Bunun için Kürtler bu çıkışlarına diriliş devrimi adını verdiler. Öldüğüne inanılan Kürt halkı bu biçimde yeniden hayata dönüyordu. Bu çıkış bir bakıma Hz. İsa’nın ölümü üzerinden dört gün geçen Lazarus’u diriltmesine benziyordu. Gerçekleştiği koşulların inanılmaz zorlukları nedeniyle mucizevi kabul edilen bu tür çıkışlar halkların belleğinde silinmez izler bırakır. Burada belirleyici olan, çıkışın kendilerine rağmen gerçekleştiği güçlerin bu harekete nasıl baktıkları değil, mezar karanlığından gün ışığına çıkarılanların bu eylemi nasıl algıladıklarıdır.
Farklı kimliğe ve kültüre sahip bir gerçeklik olarak Kürt halkı da en azından Musa’nın Mısır’dan Kenan diyarına götürdüğü kavmi kadar maddi bir olgudur. Artık ne Okyanus ötesindeki üçkağıtçı Şeyhülislam’ın fetvası, ne de Ankara’daki malûm kavuksuz Padişah’ın Kasımpaşa kabadayılarına özgü havası bu halkın devletçi sistemden ‘çıkış’ını engelleyebilir. Kendi gerçekliklerini kanıtlamak bir yana, halk olarak Kürtler sömürgeci devlet sisteminden kopuşu ya da çıkışı büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Kürtlerin Mısır’dan ‘çıkış’ dönemindeki Yahudilerden yegane farkı kendi topraklarında yaşıyor olmalarıdır. Bu halk binlerce yıl boyunca yurtlaştırdığı bu topraklara meşe ağacı gibi kök salmıştır. Bu yüzden Kürtler açısından ‘çıkış’ yaşadıkları topraklardan değil, devletçi sistemden kaçış ve kopuş şeklinde tezahür etmektedir. Kendilerini yokluğa mahkûm edip aşağılanmanın derin uçurumuna iten inkarcı sisteme karşı Kürt halkının gerçekleştirdiği diriliş devrimi, Musa’nın firavun karşısında sergilediği mucizeler kadar değerlidir. AKP yönetiminin yinelediği firavun inadı bu mucizenin gerçekliğine zerre kadar gölge düşüremez.
Günümüz dünyasında demokrasi tam da devletçi sistemden kopuş temelinde vücut bulmaktadır. Devletçi sistemin dışına çıkmadan demokrasi gerçekleşemez. Bu durum sadece Kürt halkı gibi sömürgecilikten beter koşullarda yaşamaya mahkûm edilen halklar için değil, dünyadaki tüm toplumlar için geçerlidir. Devlet baskı ve sömürü sanatında uzmanlaşan egemen güçlerin örgütlenmesidir. Toplumun kendi özyönetimi olan demokrasi ise devleti dışlayan bir sistemdir. Bu nedenle AKP savcılarının KCK Davası tutuklularını ‘paralel devlet’ kurmaya çalışmakla itham etmeleri tam bir saçmalıktır. Devletleşmek firavunlaşma yoluna girmektir. Kürt tutsaklar devletleşmek istedikleri için değil, devletten kaçmaya çalıştıkları için zindanlara konulmuştur.
Kürtlerin inkar ve imha sisteminden kopmamaları, yaşamaktan vazgeçmeleri ve ‘köklerinin kazınması’na onay vermeleriyle özdeştir. İnkarcılığın terk edildiği iddiası tam bir AKP palavrasıdır. Kürtçe, yasaklı dil olmanın ötesinde, hala reddedilmektedir. AKP yargıçları için Kürtçe hala ‘bilinmeyen bir dil’dir. Bilinmemek tanınmamak demektir. Kürtçe’nin tanınmaması Kürt kimliğinin tanınmamasıyla özdeştir. AKP’nin gerçek Kürt politikası onun savcıları ve yargıçlarının bu yaklaşımında dile gelmektedir. Çünkü hukuk uzun vadeli kurum ve kurallara bağlanmış siyasettir, devlet siyasetidir. Türk hukuk sisteminde Kürtlerin yeri yok hükmündedir. Erdoğan’ın sıkça dillendirdiği ‘Kürt kökenli vatandaşlarım’ kavramı da bu ‘yok’ hükmüyle özdeştir. Yani sözünü ettiği kimselerin kökeni başka yerlere dayanabilir, ama mevcut durumda tıpkı kendi kökeninin Gürcü olması gibi hepsi Türk’tür. Hepsi ‘tek’ olguda, yani Türk ulus-devlet kimliğinde eritilip kaynaştırılmıştır. Bazılarının çok anlam yüklediği “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” cümlesinin normal insan diline çevirisinin anlamı budur.
Firavun da Türk Başbakanı gibi tekçiydi. Tebaası firavunun tekçi varlığının uzuvlarını oluşturuyordu. Bu yüzden firavun öldüğünde, yaşayan hizmetçileri de kendisiyle birlikte mezara gömülüyordu. Tekçi bedenleşmenin uzvu olmak istemeyenin hakkı ‘helak olmak’tı. Firavunun rahipleri de bunun için gerekli ‘fetva’yı veriyordu. Boşuna tarih ‘şimdi’dir denilmiyor. Çizdiğimiz bu tablo AKP’nin Kürt yaklaşımı ile tamamen örtüşüyor. Çağdaş firavunluk Kürtlere “Ölümlerden ölüm beğenin” derken, çağdaş rahip Fethullah Efendi de Kürt’ün ölümüne onay veren fetvayı çıkarıyor. Bu durumda Kürtler için kurtuluş ancak bu firavun sisteminden çıkışla mümkün olabilir.