Tarih, bir bakıma insanlığın hafızasını elinde tutar. Günlük hayatın içinde yaşanan acıları unuturuz, zaman içinde üstü küllenir.
Neyse ki tarih var, hafıza var... Her şey kayda geçiyor orda... Bütün bir ömrün tüm rüzgarları ve sabıka kayıtları var orda...
Tarihin hafızasında kayda geçen sayısız olaylardan biri de tıpkı Roboskî gibi ama yıllar önce -30 Temmuz 1943’te- böyle bir yaz sıcağında yaşanan ‘’33 Kurşun Olayı’dır...
33 köylünün yargısız infazı daha çok Ahmed Arif’in ‘’33 Kurşun’’ şiiriyle kamuoyunun ve birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Buna bağlı olarak, gazeteci Günay Aslan’da ‘’Yas Tutan Tarih” adlı kitabını, Muğlalı’nın kurşuna dizdiği köylülerin hikayesini, tanıklar ve belgelere dayanarak kaleme almıştı...
Yıllarca gündeme gelemeyen olay özetle şöyle: Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel’in kurduğu çete tarafından koyunları gasp edilen İranlı bir aşiret reisi, Türk tarafına geçerek 500 koyunu gasp eder. Aşiret reisine yardım ettikleri iddiasıyla 33 köylü yakalanır ancak suçsuz oldukları anlaşılır.
Bölgeye soruşturma için gelen Orgeneral Muğlalı, 24 Temmuz 1943 günü yetkililerle bir toplantı yapar ve 33 köylünün diğer köylülere ibret olması için idam edilmesini ister.
‘’Çaresiz-Vurulacaktı-Buyruk kesindi...” Tümgeneral Cevat Yalım ve İçişleri Müfettişi’nin uyarılarına karşın 30 Temmuz 1943 gecesi, Yukarı Koçkıran Köyü, 356 No’lu sınır taşında 33 köylü yargı kararı olmaksızın, elleri ve gözleri bağlanarak kurşuna dizilir;
‘’Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım kanlı, upuzun
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız...’’ Evvelce verdiği sözlü emir gereğince mağdurların üzerleri aranıp para ve saatleri gaspedilip askerlere dağıtılır;
‘’Ölüm buyruğunu uyguladılar
Mavi dağ dumanını ve uyur
uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...”
Katliamdan kurtulan bu tek kişi bir taşın arkasına gizlenmiş ve cinayetleri başından sonuna kadar izlemiş ve yaralı halde İran’a kaçmıştı;
‘’Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit
Baktı kolları vurulu
Cehennem yürekli bir yiğit
... Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı
Sığınabilirdi yüceltilere...
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı
Yanan cigaranın külünü
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini
İlk atımda uçuran
Usta elleri...”
Konu ilk kez 1948’de Meclis’te gündeme getirilir. 1949’da soruşturma açılır, yargılama sonucu Muğlalı idama mahkûm edilir ancak yaşı dolayısıyla ceza 20 yıla indirilir.
16 Mart 2004’te, yani olaydan 61 yıl sonra Muğlalı ismi Özalplilerin yaşamlarına yeniden girdi. Genelkurmay Başkanlığı, bu tarihte Muğlalı’nın ismini Özalp’teki bir askeri kışlaya verdi. 33 suçsuz insanı sorgusuz sualsiz kurşuna dizen ve bu yüzden hüküm giyen bir caninin adının bir kışlaya verilmesi; devletin ve o zihniyetin bölge insanına yaklaşımını da gözler önüne sermiş oluyordu zaten;
”Kirvem hallarımı aynı böyle yaz.
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...”
***
Demokrat Parti 1950 yılında kimi engellemelere rağmen ‘Muğlalı olayı’nı örtbas etmeyip gerçeği açığa çıkarmıştı. Aynı şeyi Roboskî olayında şimdiki hükümet için söylemek şu ana kadar mümkün görünmüyor. TBMM’nin oluşturduğu bazı komisyon üyeleri bile olayı katliam olarak aktarırken hükümet olayın üzerini örtmeye çalışıyor. Ama bilmiyorlar, insanların hafızası unutsa da tarihin hafızası unutmayacak. Tüm kirli çamaşırları bir bir ortaya döküp gereğini yapacak.
‘Dağların kuytuluk bir boğazında’