Turgut Uyar’dan bir dize, Göğe Bakma Durağı adlı şiirinden. Hayat bize kendini anımsatmakta geç kalıyor ya, otobüs alıp başını başka felaketlere, facialara gidiyor. Biz hayata bakmayı unutuyoruz ya birileri artık bizi rahatlatmayacak fotoğraflar çekiyor siyah beyaz ve ‘hesap sorabilirsiniz, hayatın umursamazlığından’ diyor, Başbuğ tutuklanmış, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya müebbetle yargılanacakmış. Müebbetin muhabbeti de bol tutulacakmış. Ne gam!
Hayat aşkın karışık, dağınık hali. Hayat basit bir yatak hikayesi... Biz şiirden, bahardan, tutulası ellerin kederinden dem vuruyoruz ısrarla. Sonra yaralanıyor, talana dönüyoruz. Hayattan af diliyoruz, hayatı affediyoruz kendi sözcüklerimizle…
Oysa affı imkansız ne çok konu var önümüzde...
Şu 35 insanın üzerinden edebi dillerle vicdan-insanlık mahallesine çapsız dalanlar örneğin... Ağlamaklı sözcüklerle yeniden kanatmıyorlar mı yarayı, kaşımıyorlar mı yüzsüzlükleriyle hayatı... Varlığımızla yansıdığımız fotoğrafın silinmesini istiyoruz. Aynı karede olmaktan, bir çiçeği beğenirken bile, imtina ediyoruz aynı yazgıya yürümekten. Bu ülkenin talan ormanlarında nefes alıp veren canlı olma gerçeğimiz kaybolsun istiyoruz; düşünsel komşuluğumuz bitsin ve evimize, ağrımıza, alışılması zor kederimize dönelim diyoruz. Biz bu ağrının içine doğmuşuz zaten. Gün gün kararan gecelerimiz, kilitlenen ev barklarımız artarken, hayatın ölçüsüzce şımarttığı bu adamlara şööyle içerden yüklüce bir “tuuu” edemiyoruz. Ne kötü.
Anlıyoruz ki, hayat denen otobüs, çoktan geçmiş bu duraktan... Yürümekten başka yol yok... Bir durak sonra kırılganlığımızı yansıtan ne çok yüz göreceğiz oysa zamanın bizden çalarak yine bize bir şey demek istediği. Bir başka durakta işte bu insanlar, zamanın şımarttıkları var. Onların söz ve tavırlarını, anlattıkları hikâyeyi, ne denli ağlamaklı oldukları yalanını değiştirebilmek için bağırmak anlamsız. Duraklar değiştikçe, bu ülkenin iğdiş edilmiş insanlık albümünden geçiyoruz adeta.
Yalnızlık bu...
Peki, aşk bu yolculuğun neresinde?
İçerde çözümsüz olan dışarıda nasıl özgür olurmuş bir de?
Dünyaya bir yanıt verebilmek için çözülmeliydik kendimizden... Oysa ısrarla sonuç oluyoruz, dünya ise sebep. Küçüldükçe kayboluyoruz ve dünya büyümekte...
Son durakta yutacak bizi bu dünya... Belki o zaman özgürleşecek bir yanımız, başkaları imrenecek bu tanıklığa...
Yaşamla ölümü takas edenleri, -ayrıca kim niye takas ederdi ki- anlayabilmek adına, sorular yanıtlansa bir. Ama söylemesi lazım birilerinin bu yanlış ve yanmış şımarık, itaatkâr güruha:
Siz dünyayı gördüğünüzde o çoktan yaratılmıştı, heyhat! Yaşadığınızı sandığınız bir mucize değil, yaşanmışın tekerrürü... Kafanızı çevirip baksanız az biraz geçmişe, kaçağın da, kaçmanın da, zulada yaşamanın da anlamını çözebileceksiniz nihayetinde. Pahalı bir alışveriş değil, inanın; bilmiş yaşamınızı neşelendirdiğiniz günlerde siz, biz topluca öldürülmekteydik sadece. Hangi tarafınız özgür kalırdı bir düşünün, bu hakikatle yüzleşince?
Siz ki tanrıya olan düşkünlüğünüzle bilinirsiniz bu mahallede: başınız dualarla bağlıdır. Varlığınızı zamanın size yüklediği yüklerden kurtarabilmek adına çok çalışmanız gerekecek. Ah işte, sonra hakikaten zamanınız yetmeyecek. Sevmeyeceğiz sizi, inanmayacağız asla ve güvenmeyeceğiz... Çözüm diye sunduğunuz bizim sorunumuza değil, sizin vicdanınıza dair olacak, siz kaleminizle kendinizi yazıp, kendinizi okuyacaksınız. Farklı mürekkeplere bandığınız insanlığınız bu hayatta karşılığı olmayan bir renge denk gelecek ve güleceğiz acemiliğinize...
Krallar soytarılarını sever diyeceğiz bir de... Sıkıldığı zaman soytarısından kral, kellesini isteyeceğinden eminiz bir de...
İğdiş edilmiş insanlık albümünde yer alacak fotoğrafınız ve gelecek kuşak isimlerinizi bir bir anıp, sevinemeyeceğiniz sözler edecek. Zamanı kolunuzda, ruhunu ise bir meczubun icazetinde gezdirdiğiniz müddetçe, bu gerçek hiç değişmeyecek…