KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türk Hükümeti’nin saldırılarına dikkat çekerek, “bu zihniyet karşısında” farklı alternatiflere yönelmek zorunda olduklarını ve önümüzdeki süreç açısından bunu tartıştıklarını söyledi.
ANF’ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın KCK operasyonlarına ilişkin açıklaması, BDP’li belediyelere yönelik baskınlar, Dicle’deki çatışmalar ve PKK ile devlet arasında görüşmeler olup olmadığı konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Türk Başbakan Yardımcısı Atalay’ın „Sınır ötesi operasyonlardan, KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir“ sözleri ne anlama geliyor?
Beşir Atalay’ın bu açıklaması gerçek anlamıyla tam bir itiraftır. Biz hareket ve Kürt tarafı olarak üç yıldan beri bunu dile getiriyorduk. Şimdi bizi net bir şekilde doğruluyor ve aynı zamanda savaşın kimin tarafından yeniden başlatıldığını da açıkça ortaya koyuyor. Tüm Türkiye toplumu, demokrasiden ve barıştan yana olan tüm Kürdistan halkı bu biçimiyle tüm gerçekleri çok daha iyi görmüş oluyor.
Kürt halkına açılmış topyekun savaş var. Sadece silahlı güçlere dönük bir savaş değil, tüm Kürt toplumuna dönüktür. Özgür Kürt adına ne varsa hepsi hedeflenmektedir. Sorun örgüt üyesi olup olmama değildir. Kürt halkının özgür iradesini parçalama, bitirme ve teslim almadır:
- Sivil alandakileri tutukluyor, işkence uyguluyor;
- Önderlik üzerinde ağır tecrit ve psikolojik işkence uyguluyor;
- direnen kesimleri de kimyasal silah dahil her türlü silahla yok etmeye çalışıyor.
Türk devleti bu uygulamalarından asla sonuç almayacaktır. Ortada hukuk diye bir şey yoktur; sömürgeci uygulama vardır. Ancak bu halk teslim olmayacaktır; Kürdistan halkı bunların bu çirkef-sömürgeci amaçlarına ve ırkçı politikalarına boyun eğmeyecektir.
Bunlar “Bölge halkları sokaklara dökülmüş; özgürlük ve demokrasi istemektedir. Eğer Kürt halkı da bu arada bir çıkış yaparsa, Kürt sorunu kontrolden çıkar. Kürt halkı bir statü kazanmasın” diye bu saldırıları geliştirilmektedirler. Bunu artık herkes görmelidir. Dolayısıyla Kürt halkına karşı bir soykırım, bir zulüm siyaseti, faşizan-sömürgeci uygulamalar vardır. Halkımızın buna karşı her biçimde direnmesi meşrudur ve tabii ki hakkıdır; aynı zamanda bu bir yurtseverlik gereğidir. Eğer gerçekten bu halk ezilip, yok olmak istemiyorsa bu iğrenç siyasete, tecride ve bu soykırım politikasına karşı bütün gücüyle direnmek zorundadır.

BDP’li belediyelere dönük çeşitli operasyonlar geliştirildi. Örgütün mali birimine yönelim olduğu iddia ediliyor. Belediyelerin örgütünüze para aktardığı iddia ediliyor. Neler belirteceksiniz?

Mücadelemiz dünyanın en temiz, dürüst, sade ve kutsal özgürlük mücadelesidir. Bu tür iddiaların hepsi yalandır. Bu sorunuz üzerinden bu konuya biraz açıklık getirmemde fayda vardır:
- Hareketimiz Ortadoğu’da özgücüne dayanan, hiçbir yerden yardım-destek almadan, salt kendi halkının ödediği aidatlarla, yaptığı maddi katkılarla beslenen, mütevazı bir yaşamı sürdüren ve özgücüne dayanan tek harekettir.
- Biz belediyelerden sözünü ettikleri gibi herhangi bir maddi çıkar beklemiyoruz ve de sağlamıyoruz. Toplumu kazanmak için hayatını ortaya koyan insanlarız; her gün kan döküyoruz. Dolayısıyla biz herhangi bir biçimde bize yakın olan belediyelerin rant sağlayıp-maddi çıkar elde etmesini asla kabul edemeyiz. Halka hizmet etmelerini, halkı kazanmalarını esas alırız. Kalkıp da maddi çıkarlar için hizmetten ya da şeffaf, demokratik-özgür belediyecilikten vazgeçebilir miyiz? Asla.
Şimdi sözüm ona Batman’da bazılarını yakalamışlar. Eğer onlar suistimal etmişlerse biz de sonuna kadar cezalandırılmalarından yanayız. Gel gelelim ki bütün bu yalan-dolanlar, aslında temiz, şeffaf, ranta bulaşmayan, özgür-demokratik Kürt siyasetinin geliştirdiği Kürt belediyeciliğine leke düşürmeye dönük girişimlerdir.

Beşir Atalay PKK ile herhangi bir görüşme, ilişki ve irtibatın olmadığını söyledi. Zaman zaman kimi basın organlarında da ilişkilerin olduğu yönünde iddialar yer alıyor. Bu konuda siz ne diyeceksiniz?

Beşir Atalay bu konuda doğru söylemiş. Bizim devletle şu an itibarıyla herhangi bir ilişkimiz ve görüşme durumumuz söz konusu değildir. AKP hükümeti bütün dengeleri bozdu; halkaları söküp attı. Kürt halkını, Kürt Halk Önderliğini, siyasetini ve gerillasını kesin imha etme konsepti temelinde derinleşeceklerini gösteriyor.
Biz aslında bunun böyle olduğunu önceden biliyorduk fakat çözüm zihniyetini geliştirmek istiyorduk. Bütün çabalarımıza rağmen çözüm zihniyeti değil de bizi şiddet yöntemiyle, bastırmayla, tecritle, katliamla etkisiz kılmayı önüne koymuş bulunuyor. Kararı bu.
Bunun için zaman zaman bazı basın-yayın organlarında -özellikle de Taraf’ta- böyle iddiaların ortaya atması aslında kasıtlıdır. Bu, kitlemizin tabanında beklentiye yol açmaya dönük bir özel savaş çabasıdır; beklentiye sokup, eyleme geçmesini önleme, daha tutarlı bir mücadele çizgisini yakalamanın önüne geçme çabasıdır. Yoksa devlet tüm köprüleri atmış ve bizi yok etmeyi önüne koymuştur.
ABD’yi arkasına almış, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının bir gücü ve taşeronu olmayı kabul etmiş, bunun karşılığında da Kürt halkını yok etme onayını almış bir devlet, vicdansız ve sömürgeci-ırkçı bir zihniyet söz konusudur. Kimse bunlardan herhangi bir beklentiye girmemelidir.

Ateşkes sürecinin bir kez daha gelişme durumu söz konusu mu?
Şimdi bu zihniyet karşısında biz de farklı alternatiflere yönelmek zorundayız ve biz önümüzdeki süreç açısından bunu tartışmaktayız. Biz Türkiye’ye göbekten bağlı bir halk değiliz. Eğer Türkiye, bütün çabalarımıza rağmen özgür kimliğimizle ortak-bir arada yaşamamızı kabul etmiyorsa, o zaman biz farklı seçeneklere yönelmek zorundayız. Biz hareket ve halk olarak farklı alternatifleri ve seçenekleri siyaseten tartışmak durumundayız. Çünkü bu biçimde tüm kapıları kapatan ve bizi kimyasal silahlarla, her türlü yöntemle yok etmek isteyen ve özgür Kürdü ısrarla kabul etmeyen, tekçiliği bize dayatan bir sömürgeci-faşist zihniyet karşısında bizim de halk olarak farklı arayışlara girmemiz gayet doğaldır. Ancak bir kez daha tek taraflı ateşkes olmaz; olsa olsa artık çözüm olabilir. Yani dokuzuncu kez ateşkes yap, sonra da operasyonların gelip gelmeyeceğini bekle, böyle bir durum söz konusu olmaz.

Ne zaman çözüm zihniyeti karşılıklı olarak gelişirse -ki zaten iş artık sonuna gelmiştir- o zaman ateşkes olur ve beraberinde çözüm de gündeme girer. Onun için evvela Önderliğimizin bizzat ifade ettiği sağlık, güvenlik ve özgür hareket etme koşullarının yaratılması gerekmektedir. Yine, ülkenin bir toplama kampına döndüğü bir ortamda yumuşama olması mümkün mü? Beş bin kişi toplatılmış, toplam sekiz bin kişi zindana atılmıştır. Böyle bir ortamda barış mümkün olabilir mi? Bu nedenle KCK adı altında tutuklanan BDP’liler ve diğer siyasi Kürt kurum temsilcileri bırakılmadan herhangi bir ateşkes ve yumuşama ortamı da doğmaz. O açıdan yeni bir ateşkes aslında bir çözüm süreci anlamına gelmektedir. Çözüm sürecinin gelişmesi de bu belirttiğim şartların yerine getirilmesi ve çift taraflı, karşılıklı anlayışın ve karşılıklı pratik tutumun gelişmesiyle mümkün olabilir. Bunun dışında yeni bir sürecin gelişmesi eskinin tekrarı olacağı gibi, başarısız olan bir yöntemi denemenin de hiçbir anlamı yoktur.


Günlerdir Amed’in Pîran ilçesinde kapsamlı bir operasyon var; çatışmaların devam ettiği belirtiliyor. Farklı bölgelerde de askeri operasyonlar var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Şu anda bölgeyle direk bir bağlantımız yok; somut bilgilere sahip değiliz. Bu Pîran, Cudi ve diğer alanlardaki operasyonlar bir kez daha savaşın gelmiş olduğu boyutu ortaya koyuyor. Türkiye hala savaş durumunu kabul etmemekte ama eğer bir yerde en gelişmiş savaş uçaklarını, kobraları, tankları ve akla gelen tüm savaş silahları hem de günlerce kullanılıyorsa o yerde savaş var demektir. Ama bugün Türk devleti bir savaşın olduğunu da kabul etmiyor. Gerçek anlamda Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde bir savaş durumu yaşanıyor. Başbakanın basın mensuplarıyla yani gazete, televizyon sahipleri ve yönetimleriyle yaptığı toplantıdan bu yana Türk devleti artık kendi kayıplarını basına ve kamuoyuna açıklamıyor.
Öncelikle şunu belirteyim: Pîran’da “50 kişi kuşatılmış, öldürülecekler” gibi bir şeyin gelişeceğini sanmıyorum. Yani Kürdistan özgürlük gerillası Çelê’de bir hata yaptı; kendine aşırı güven, düşmanı küçümseme, yine düşmanın takibini-tekniğini dikkate almama, gerilla kurallarına uymama gibi... Fakat doğru olan, sonuçlarını beklemektir. Şu anda bizim yaptığımız yorumdur.
Ancak genel süreç itibarıyla Türk devleti 2011 yılını bizim için bir yok etme yılı olarak planladı. Yazar-çizerleri Tamil örneğini çok işlediler. İran ile ittifak yaptılar. İran da bir takım Iraklı güçlerle ittifak yapmıştı. Sözüm ona Kandil’de başlayan ve giderek de Medya Savunma Alanları’na yayılan Tamil benzeri bir katliam sürecini dayatacaklardı. Ancak başta Kandil’deki o kahramanca direniş ve daha sonra gerillanın Kürdistan’ın dört bir yanında geliştirdiği direnişçi tutumu, Türk devleti ve AKP hükümetinin bu hevesini kursağında bıraktı. Yani başarısızdır. Bu süreçte hem AKP hükümetinin başarısızlığı ve hem de gerçek niyeti ortaya çıktı.
Doğrudur, bizim de kayıplarımız oldu. Ama bu kadar kapsamlı bir savaş içerisinde verilen kayıplar, bizim için bir süreci kaybetme anlamına gelmemektedir. Belki yönetim üyelerimizin de içinde olduğu bazı kayıplar oldu ama kayıplarımızın sayısal oranı her seneki gibidir. Öyle fazla farklı bir durum ortada yoktur. Tersine Türk devleti amaçladığı planlamasına hiçbir biçimde ulaşmamıştır. Üzerimizde oluşturmuş olduğu konsept direniş ve doğru politikalarla parçalandı. Bu açıdan da istediği sonucu elde etmedi. Yine, Kürdistan özgürlük gerillası, sistemi sarsan birçok ciddi eylemsellikle iradesini ortaya koydu. Bununla birlikte halkımıza dönük bu kadar zulüm siyaseti, işkence ve tutuklamaya rağmen son mitinglerle bir kez daha gösterildi ki halkımız dimdik ayaktadır. Kürt siyaseti teslim olmadı, herhangi bir taviz vermedi. Yurtsever direnişçi çizgide mücadelesini sürdürüyor. Önder Apo zindanda çok dirayetli, kararlı bir biçimde anlamlı bir direnişi sürdürmektedir. Bu açıdan Önderliğimizin direnişi Kürt siyasetinin ve halkının direnişi, özgürlük gerillasının direnişi bütünlüklü bir duruş sağlayarak sömürgeciliğin planlarını boşa çıkarmıştır ve daha da boşa çıkaracaktır. Bu süreç içerisinde bizim yetersizliklerimiz ve hatalarımız da oldu. Gerek askeri-savunma alanında, gerekse de siyasi-serhildan alanında yaşanan yetmezlikler olmuştur ama bunlar aşılamayacak yetmezlikler değildir.
Artık önümüzdeki süreç bir yerde halkımızın geleceğini belirleyecek olan bir süreçtir. Özellikle Ortadoğu’da gelişen konjonktürel durum Kürt halkının özgürlük mücadelesinin bastırılması değil, özgürlük mücadelesinin başarılması için çok uygun zeminler yaratmış bulunmaktadır. Zaten Türk sömürgeciliğinin en büyük korkusu budur. Bunun önüne geçmek, Kürt halkını Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması sürecinde de statüsüz bırakmak için bu kadar can havliyle çalışıyor. Halkımızın hem Kuzey Kürdistan’da hem Batı Kürdistan’da hem de Güney ve Doğu Kürdistan’da gelişen mücadele süreci bugün çok tarihi bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Halkımız artık kazanacaktır. Yani Lozan Antlaşması sürecinin aşınması bugün gündemdedir. Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde Kürt halkı da temel bir aktör olarak yerini alacaktır. Bunun önüne hiçbir sömürgeci saldırı geçemez. Gelecek kesinlikle bizimdir. Bu geçen pratik süreç bu konuda bizi daha fazla cesaretlendirmiştir, bu kesinlikle böyledir.
Halk olarak ne pahasına olursa olsun bu süreci kazanmaya kararlıyız. Kayıplar verebiliriz, bu mümkündür. Geçmişte bir kerede yüz elli, yüz yirmi, doksan kişilik kayıpları toplu bir biçimde verme süreçlerini de yaşayan bir hareketiz. Şimdi 36 kayıp veya bazı kayıplar verdik diye farklı sonuçlara gitme, asla söz konusu değildir. Biz sürekli yenilenen, kendisini yeniden ve yeniden örgütleyebilen, büyüyen, büyümesi de hiçbir zaman durdurulamayan bir hareketiz. Bu son birkaç ayda bile gelişen katılımlarla, yine halkımızın gelişen desteğiyle en güçlü ideolojik, siyasal, örgütsel pozisyonu kazanmış bulunuyoruz. Ama önümüzdeki süreç bizim için tarihi bir süreçtir. Tüm güçlerimizin bu sürece kendisini en büyük bir çaba ve fedakarlıkla hazırlaması gerekmektedir. Çünkü önümüzdeki süreç esas olarak geleceği belirleyecek olan bir süreç olmaktadır. O açıdan bizim mücadelenin bütün alanlarında kendimizi bu yeni final dönemine hazırlamamız önem taşımakta.

BDP’nin başlattığı “ben de KCK’liyim” ve yine “ez li vir im” kampanyaları çerçevesinde Kürdistan ve Türkiye illerinde yapılan mitingleri ve kendimi ihbar ediyorum kampanyasıyla verilmek istenen mesajı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu belirteyim: “Ben de KCK’liyim, kendimi ihbar ediyorum” eylemi bana göre döneme cevap olabilecek bir eylem tarzı değildir. Fakat mademki böyle bir kampanya gibi bir eylemsellik başlatılmış, o zaman daha iyi sarılmak; toplumsallaştırmak gerekiyor. Yoksa başarılı olma şansı olmaz.
Geliştirilen mitingler ise sürece önemli bir müdahaledir. Halkımızın, AKP rejiminin geliştirdiği operasyonlara karşı önemli ve etkili bir cevabıdır. Çünkü AKP’li bakanlar “bunlar üç-beş kişiyi bile artık sokağa çıkaramazlar” demekteydiler. On binlerce kişinin katılımıyla çeşitli yerlerde gelişen bu mitingler, aslında AKP’nin ırkçı, sömürgeci politikalarına vurulmuş bir tokattır.

Geçtiğimiz hafta, 1000 mellenin Kürdistan’da devlete bağlı olarak görevlendirileceği açıklandı. Bu uygulamayla hükümetin amaçladığı şey nedir?
Sistem, son dönemde gelişen Sivil Cuma Namazları’yla birlikte, önemli oranda asimile edilmemiş olan ve Kürt bilincini taşıyan mellelerin gücünü yeniden görmüş oluyor. Bu yasa, mellelerin toplumda oynadıkları yurtseverlik rolünün önüne geçme ve asimilasyon amaçlı bir girişimdir. Aynı zamanda yurtsever mellelere dönük bir hakaret de vardır.
AKP zihniyeti, “bunlar neden meydanlarda namaz kılıyorlar, bir düşünelim” diyebilirlerdi. Ama bunu değil, güya maaş verecekler, böylece bunun önüne geçmiş olacaklar.
Bu son dönemde Türk sömürgeciliğini zorlayan iki önemli eylemsel duruş ortaya çıkmıştır.
- Sivil Cuma Namazları. Yurtsever Kürt dindarları “Siz artık dini halkımıza karşı bir silah olarak kullanamazsınız, biz bunu sizin elinizden alıyoruz. Halkımız kendi dinine bağlı, kendi kimliğine bağlı, yurtsever, şerefli bir halktır” demektedirler. Yurtsever Kürt dindarları bu silahı onların elinden almışlardır. Bu gerçek karşısında Türk sömürgeciliği çok zorlanmaktadır. Yurtseverlik duyguları ile dini inancın birleşerek eyleme geçtiği bir duruş biçimidir. Bu ikisinin birleşmesi aslında Kürt halkının önemli bir mesafeyi kat etmesi anlamına gelmektedir.
- KCK davasında savunmanın anadil ile yapılması tutumu. Bu tutum da çok önemli, anlamlı, değerli ve öncü bir tutumdur. Tıpkı bu da Sivil Cuma Namazları gibi sömürgeciliğin yumuşak karnına isabet ediyor. Bu açıdan sadece KCK Ana Davası’nın tutukluları değil, artık Kürdistan’daki tüm tutuklular ve tutuksuz olanlar, kim ki nerede mahkemeye gidiyorsa kendi anadiliyle konuşma hakkını kullanmalıdır. Bu bir yurtseverlik görevidir. Şimdi duyuyoruz ki birçok yerde, özellikle de merkezi olmayan yerlerde KCK davası adı altında yürütülen soykırım operasyonları sonucu tutuklanan insanlar mahkemeye gidip Türkçe de konuşuyorlarmış, Türkçe yazılı savunma veriliyormuş. Bu doğru değildir. Kürt toplumu kendi siyasetçilerinin başlatmış olduğu bu ulusal-demokratik-yurtsever tutumun arkasında durmalıdır. Bu devlet Kürdistan’da bu halkla birlikte yaşamak istiyorsa ya halkın dilini dinlemeye tahammül edecek, ya öğrenecek, ya da tercüman bulacaktır. Bunu artık ulusal bir tutum olarak geliştirelim. Devletin hiçbir kurumuyla Türkçe konuşmayalım, Kürtçe konuşalım. Başta mahkemelerde bundan sonra kim Türkçe konuşursa o bir yurtseverlik kuralını ihlal etmiş olur, bunu herkes bilmeli. Sadece siyasi davalarda değil, tarla-toprak, iş-güç, vb. davalarında da herkes Kürtçe konuşmalıdır. Bundan sonra ancak uşak ruhlu olanlar devlete yaranmak için gidip Türkçe konuşur.
Halkımız anadilde savunma hakkı ve Sivil Cuma Namazları’na dayanarak, toplumsallığını daha da güçlendirip, sömürgeciliği yenebilir. Bu halkalardan sonuç alabilir. Önemli olan burada fedakarlık ve üzerine kararlıca gitmektir. Toplumsal eylemselliğin sonuç alma halkaları bu biçimde gelişebilir. Bunun için bu konularda herkesi tüm yurtseverleri tutum almaya çağırıyorum.

İzmir’de Gazi Akbayır isimli bir Kürt genci Kürtçe türkü söylenmesini istediği için ırkçı bir grup tarafından önce bıçaklanarak, ardından da kurşunlanarak öldürüldü. Bu ve bunun gibi olaylar tüm Kürtleri yeniden düşünmeye yol açmaz mı?
Bu kaçıncı kez böyle oluyor? Özellikle de İzmir’de o kadar Kürt yaşamakta. Ancak bakıyorsunuz bir milletvekili bile çıkaramadılar. Bu, bu kadar dağınık, örgütsüz duruşlarından dolayı böyledir. İzmir Gazi Akbayır’ın hesabını sormak için harekete geçmeliydi. İzmir’deki Kürtler nerede? Nasıl oluyor da birisi salt Kürtçe türkü talep ettiği için öldürülüyor? Bu ne demektir? Böyle sessiz karşılandığı müddetçe Kürtler şurada-burada bıçaklanıp, öldürülürler. Bir taraftan Kürtçe türkü istediği için insanlar öldürülürken, diğer taraftan da ruhunu ve her şeyini satmış bir tip kalkıp Kürtçe türkü söyleyip, Türk olmakla övünüyor.
Şunu açıkça söylüyorum: Mehdi Eker gibi tipler bu ülkede olduğu müddetçe ve İzmir’deki Kürtler gibi pasif duruş olduğu müddetçe her zaman Gazi Akbayırlar da öldürülürler. Irkçılık ve faşizan uygulamalar durmaz. Artık kendimize, dilimize, kültürümüze sahip çıkmalıyız. İnsan olmak istiyorsak bunu yapmalıyız. Yoksa bir paçavra oluruz, orta yerde karın tokluğu için her türlü işbirlikçiliğe yatkın en rezil insanlar topluluğuna dönmüş oluruz.
Bir de bazıları parlamentoda çıkıp “BDP Kürtleri temsil etmiyor, biz de Kürdüz” diyorlar. Sen zaten ihanetçi bir Kürtsün. Senin yüzünden Kürdistan 90 yıldır acı çekiyor. Bre alçak! Senin gibiler yüzünden bu halk bu kadar kan ağlıyor. Sen gidip sömürgeciliğin yardakçılığını yapıyorsun, orada milletvekili olmuşsun, bir de utanmadan çıkıp “ben de Kürdüm” diyorsun. Sen nereden Kürt oluyorsun? Kürt kendi onuruna, kimliğine, haysiyetine, geleceğine, tarihine sahip çıkan kişidir. Ama sen ruhu satılmış bir kişisin.

Faili meçhul cinayetlerle ilgili tutuklu bulunan İbrahim Şahin ve bir grup eski kontrayı sessiz sedasız serbest bıraktılar. Bu, Ergenekon’la bir uzlaşma sonucu olabilir mi? Yoksa başka bir nedeni mi var?

AKP hükümeti, Cumhuriyetin geçmişini kendi açısından bazı yönleriyle eleştiriyor ama ulus-devlet eksenli yapılan bütün katliamları esas olarak eleştirmiyor, savunuyor. Çünkü kendisi ulus-devlet yapılanmasını yeni bir anlayışla daha da derinleştirmek isteyen bir bakış açısına sahiptir. O açıdan ulus-devletin milliyetçi özelliğini pekiştirmeye dönük yapılan uygulamaları sahipleniyor. Ermeni Soykırımı‘na karşı duruşunun bu düzeyde olması bu nedenledir. Aynı biçimde Kürdistan’daki uygulamalara da aslında sahip çıkıyor. Bu yüzden ‘90’larda gerçekleşen faili meçhul cinayetlerin üstünü her vesile ile örtmeye çalışıyor. Şimdi Ergenekon’un tümünü değil ama Ergenekon’un yıpranmış ve çizgi dışına çıkmış olan kesimlerini tutuklamıştır. Esas Ergenekon gövdesinin üzerine Yeşil Ergenekon’u çekerek zaten bütünleşmiştir.
Ergenekon diye tutukladıkları kişilerin Kürdistan’da yaptıkları sorgulanmaya tabii tutulsa faili meçhul diye bir şey kalmaz, hepsi bir bir netleştirilir. Ama bizzat AKP ve Cemaat anlayışı bunu yapmak istemiyor. Cemal Temizöz’ün ve Kamil Atak’ın Cizre’de yaptıkları artık gizlenemez olaylardır. Bunun için dava konusu olmuştur. Fakat diğer bütün olayların üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Meclis’te faili meçhulleri araştırmaya dönük önergelerin hepsi AKP’nin oylarıyla reddedilmiştir. AKP faili meçhul olayların faillerinin hepsini biliyor ama o dosyaları açmak istemiyor. Çünkü kendisi de şimdi Kürdistan’da farklı bir yöntemle aynı doğrultuda bir politika uyguluyor. Öldürmüyor ama öldürmekten beter ediyor.
Erdoğan ve AKP’nin Kürt sorunu karşısındaki gerçeği Ergenekon gerçeğinden çok farklı değildir. Sadece üslup ve yöntem farklılıkları vardır. Amaçları birdir. Bu yüzden AKP rejimi, faili meçhul cinayetlerin açığa çıkmasını istemez ve bu konuda da ikiyüzlü bir durumu yaşadığı açık ortadadır. Bu nedenle sessiz sedasız onları bıraktılar, dikkat edelim yandaş medya da hiç gündemine almıyor.

DENİZ KENDAL/GÜLİSTAN TARA - ANF/BEHDİNAN